Çocuktum. İlkokulun ilk yıllarındaydık. Bende sürekli bir kulak ağrısı vardı günden güne çoğalan, geçmek bilmeyen. Annem tuttu elimden hastaneye götürdü. "Orta kulak iltihabı" dedi doktor. Verdi bi poşet ilaç tekrar çağırdı ilaçlar bitince. Annemin mükemmel hatırlatma mekanizması sayesinde düzenli içtim ilaçları gittik bir iki hafta sonra kontrole. Doktor iltihap kurumamış dedi, iğneye geçti. Annem beni yıkarken kulağıma vazelinli pamuk tıkamaya başladı, hala evin bi rafında bir kutu vazelin vardır, çocukluktan gelme alışkanlık. Rüzgardan bile etkilenir diye beresiz sokağa çıkamaz olmuştum. Ama yok, iyileşmiyordu kulak. Kış böyle geçti. Bi keresinde Temmuz muydu, Ağustos muydu neydi doktor sıkı sıkı da tembihledi anneme; "havuza, denize girmesin iyileşene kadar". Annem; doktora "ah doktor bey ne havuzu, ne denizi benim çocuklarım bilmez öyle şeyler onların tek eğlencesi karşı sokaktaki toprak arsa" der gibi bakmıştı. Duyma yeteneğimi kaybetmeye başladım, uzun boyuma rağmen o yıl ön sıralarda oturduğumu da hatırlıyorum. Bu döngü neredeyse tüm yıl tekrarladı. Son kez gittiğimizde babam Bakırköy'e yeni yatırılmıştı. Sabahtan babamı geçirdik, öğlende Sigorta hastanesinde bulduk kendimizi, annem ne metanetli kadın. O gün yaşadıklarına içerleyen ben sedyede ağlamaya başladım, bu kez kulağım değil içim acıyordu. Doktor odadan çıkmamı söyledi. Çıktım. İğne atsan yere düşmez hastanede kulak iltihabından öleceğimi sanarak daha çok ağlamaya başladım, çocuk aklı işte. Annem çıktı birkaç dakika sonra. Bana dolu gözlerle bakıyordu. Ölecek miyim dedim? Güldü. Hastanenin bahçesindeki satıcıdan hep istediğim ve genelde almadığı tabanca şeklindeki açmadan aldı, bir de cam şişede vişne suyu. Banka oturduk. Sana bir şey soracağım dedi: "Geceleri ağlıyor musun?" Öne eğdim başımı onaylar gibi sallayarak. Niye ağlıyorsun peki dedi? Açmamı ısırdım, vişne suyumdan içtim. O an anneme yüzlerce neden sayabilirdim ama ertelemek istemiştim. Annemi hiç o kadar çaresiz görmemiştim, benim söyleyeceklerimi önemseyen hali beni çok duygulandırmıştı, ki genelde sert bir kadındır bir şey söyleyecekken, bir şey için izin falan alacakken ezilip büzülürüz yanında. Babama dedim, babama üzülüyorum anne. Biz niye hiç arkadaşlarımın aileleri gibi olamıyoruz? Ve ben ne zaman iyileşip gece yattığı pijamalarla ve gece serdiği temiz nevresimlerle kuru bir yatakta uyanabilen bir çocuk olabileceğim? Daha çok mu büyümem gerek? Annemin dakikalardır güçlükle kontrol ettiği gözyaşları umarsızca süzüldü göz pınarlarından. Babanı bilmiyorum ama sen iyileşeceksin, evet biraz daha büyümen gerek. Doktor, onca ilaca, iğneye rağmen kurumak bilmeyen, aksine sürekli azan iltihabın sebebini ben sedyede ağlarken bulmuştu: "Bu çocuk geceleri ağlıyor mu? dikkatinizi çekti mi hiç?" demiş anneme. Aylarca kulağımın içini saran iltihabın sebebi gözyaşlarımmış meğer. Dün gece uzun zaman sonra kırdığım ağlamama rekorumu kırarken anımsadım hepsini, Bahar'ın elinden tutarken. Ve bugün, yine o zamanlarki gibi ağrıyor kulaklarım...
Ben küçükken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ben küçükken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Kasım 2013
18 Ocak 2013
Şeytan tüyü
Ben küçükken çok salaktım.
Mesela bunları şeytan tüyü sanırdım.
Bizim mahallenin alt caddesinde böyle yabani otların bittiği, uğur böceklerinin dikenli otlara yuva yaptığı bir arsa vardı.
İlkbaharda çiçek toplamaya giderdik oraya hemen hemen her gün.
Millet sarı çiçek, papatya toplardı,
Bense bu şeytan tüylerini...
Tabi eve götürene kadar uçardı tüyleri, bozulurdu.
Bu yüzdendir ki ne eve kadar götürebildiğim bir çiçeğim
ne de alerjisiz geçirebildiğim bir bahar hiç olmadı blog.
27 Haziran 2012
Çocukluğumun Kabusu Derya'nın Annesi
Sene 90'lar. Günlerden bir gün. İlkokul yıllarının yaz tatilindeyiz. Mahalleden en iyi arkadaşlarım Aydan, Arzu ve Elif'le elimiz iğne iplik tutmaya, çarşıya inip boncuk almayı öğrendiğimizden bu yana her yaz tatilinde yaptığımız gibi Pınar ablaların apartmanın girişinde incik boncuktan yaptığımız bileklikleri, kolyeleri satıyoruz. Saatlerce uğraşıp ellerimizi kevgire, gözlerimizi kan çanağına çevirerek yaptığımız ürünleri satarak kazandığımız paralarla da arka sokaktaki Pide salonuna gidip son kuruşuna kadar lahmacun, pide Allah ne verdiyse yiyoruz. Öyle bi hevesle harcıyoruz ki paraları ertesi gün satacak malzemelere para bile ayırmıyoruz. Çocuk aklı işte. Ama kendi paramızla yiyoruz ağbiii havasını atıyoruz ya, önemli olan bu.
En iyi müşterilerimizse namazdan çıkan amcalar, dedeler. Adamlara zorla satıyoruz incik-boncuğu. Öyle ki bir kaç gün sonra camiye gelen cemaat azalıyor. Kesin başka camilere gidiyorlar biz peşlerine takılmayalım diye. Biz millet camiye gelsin diye o kadar çok dua ediyoruz ki onlardan çok sevap kazanıyoruz kesin. Tamam yani zorluyoruz ama hem kendi çocuklarını / torunlarını sevindiriyorlar bizden alışveriş yaparak, hem de bizi. Bu küçük yaşta ticarete atılma girişimlerimize arada bi Arzuyla Elif'in kuzeni olan Burcu da katılıyor. Bu arada Arzu'yla Elif kardeş biliyorsunuz. Tamam lan tamam nerden bileceksiniz. Bilin diye söylüyom işte mehehe :) Ufak tefek ama acayip fırlama kızdır Burcu. O zamanlar, "umarım büyüyünce durulur" diye geçiriyoruz içimizden. (Şimdi evlendi de duruldu hakkaten) Müşterilere "gel amca gelll" şeklinde sesleniyor, hatta çoğu zaman almaya pek gönlü olmayan adamların peşinden gidiyor "N'olur alın N'olur alın" diye. Başarılı olmuyor da değil hani. Pınar ablaların apartman girişi bizim için jeopolitik önem taşıyan, müşterilere doğrudan ulaşabildiğimiz ve ev sahipleri yazları Uludağ'ın eteklerinde Hüseyinalan'daki dağ evlerine gittikleri için geleni gideni olmayan en ideal yer. Üstelik tepemizden kovayla ıslatılma tehlikesi de yok. Çünkü bizim mahallede böyle bir tehlike her zaman var. Hatta alışkanlık haline getirenlerde. (Bu karşı komşumuz Hat-Ç teyzenin hıdrellez akşamları üzerinden atlamak için ateş yaktığımızda camlarım isleniyor deyip olaya müdahale ediş şekli. Bi taşla iki kuş. Hem bizi dağıtıyor, hem ateşi söndürüyor. Yılmadan, yıllarca geleneği hiç bozmadan.) Ev sahipleri arada bi gelse de bizim ekmek parası kazanma mücadelemize saygı duyuyor, kızmıyorlar. Seviyorum lan bu insanları. Hat-Ç gibi değiller. Çocuk ruhundan anlıyorlar Allah razolsun.
Bizim tükkanın yan apartmanında oturan bi kız var "Derya". Çirkin, böyle evlat olsa sevilmez bir tip. Altına mı kaçırıyor ne hep sidik kokuyor. Üstelik sümüklünün teki bi de o parmaklar hep burunda kınn kınnn. Her Allah'ın günü gelir bizim tükkanda ne var ne yok hepsini takar, dener "annemden para almaya gidiyorum, birazdan gelip alıcam" der ve yok olur ortalıktan. Ertesi gün yine aynı uyuzluğu yapmak için gelir, hiç de almaz. Bildiğiniz Derya işte. Derya gibi annesi de tuhaf bir kadın. Ne demişler armut dibine düşermiş. Mahalleli buna kötü kadın diyor ve en yırtık komşu kadınları bile bu karıyla ağız dalaşına girmiyor. Onu görenler kapının önündeyse evlerine kaçıyor, camda olanlar içeri girip pencereyi kapatıyor o derece. Hani şu Türk filmlerinde genelev hanım ağaları olur ya meçli ve permalı saçları koca göbekleri upuzun kırmızı tırnaklarıyla ahanda o kadınların aynısı. Hık demiş burnundan düşmüş. O zamanlar biz ufağız tabi pavyon mavyon ne bilelim. Meğer kadın pavyonda çalışıyormuş.Günlerden yine böyle bir gün biz tükkandayız. Derya yine geldi yaptığımız bileklik, kolye ne varsa taktı takıştırdı. Ben bunların hepsini alacağım durun eve gideyim para alıp geleyim dedi. Bekle ki gelsin. Ben tabii ortaklardan en iricene olan olduğum için başladım Derya'ların kapıyı gözetlemeye. Hani parayı vermeden kaçarsa falan tepesine çökücem. Bi saat oldu yok, iki saat oldu yok. Biz tükkanı bırakıp Derya'ların eve baskına gidiyoruz. Para falan verceği yok çünkü sümüklünün bari sermayeyi kurtaralım. Takıların hepsini geri aldık almasına da mahallenin en çok para harcayan çocuğu Derya'nın müessesemizdeki VIP imajı zedeleniyor bir kere.
Ertesi gün yine aynı yüzsüzlüğüyle bizlere sırnaşmaya başlayan Derya'ya perdeden kafasını çıkarıp dilinin kemiği olmayan Burcu "Ben annenle babanı yatakta lahmacun yerken gördüm" demez mi! Bizim sümüklü burnunu çeke çeke ağlaya ağlaya eve gitti. Meğer onun derdi annesine söylenen laf değil, lahmacunu onsuz yemeleriymiş bunu da çok sonra anladık. Aradan bi beş dakka ya geçti ya geçmedi bizim tükkanın önünde dev bir gölge belirdi. Kafamızı bi kaldırdık ki ne görelim: "Derya'nın annesi" amanennn. Hepimiz 3,5 atıyoruz tabi. Özellikle de tükkanın sokağa yakın tarafında Aydan'la ben. Tahmin ettiğiniz üzere kurban biz olduk ve kadın artık tırnak olmaktan çıkıp pençeye dönüşmüş o upuzun boyalı tırnaklarıyla bizim yüzümüzde kendince güzel bir desen çizerek bi güzel yoldu. Biz yolunan yüzümüzün acısıyla ve olayın şokuyla ne olduğumuzu anlamaya çalışırken Burcu topuklayıp ortalıktan toz oluyor. Fırlama olduğu kadar zeki de sıpa! Çünkü bu arbedenin yaşanmasına sebep o. Kadın hırsını alamadı çünkü onu arıyor köşe bucak, biliyor ki eline geçirirse onu da yolacak.
Biz elimizde buz torbalarıyla tükkandaki ıvırı zıvırı toplayıp evlere dağıldık. Annem Burcu'ya bizim sokağa girmeyi yasakladı. O da bir hafta on günlüğüne ananesine kalmaya gitti. Ve o günün hasılatından kişi başına düşen 2.700 TL'yi teyzesiyle aldırdı. Üstelik annemden Derya'ların kapısına gidip kadın kadın sen kim oluyorsun da benim kızımın yüzünü Piri Reis'in dünya haritasına çeviriyorsun demesini beklerken annem: "beni o kadınla muhatap etmeyin, sataşmayın bir daha o kıza da, gördüğünüz yerde yolunuzu değiştirin" deyip tereyağından kıl çeker gibi çekildi durumdan. Biz zedelenen esnaf imajımız, komşu çocuklarının diline düşmüş olmamız nedeniyle bir süre tükkanı açamadık. Home ofis çalıştık. Her şeyin eskisi gibi olmasını çok istiyorduk ama Aydan'la benim suratlarımıza mafyaya karışmış adamların suratlarındaki faça izi gibi kazınan beş tırnak iziyle bu pek de mümkün değildi...
Bir musibet bin nasihattan iyidir atasözünü gerçeğe dönüştüren bu olay sayesinde yolunduk molunduk ama bütün gün tepemizde burnunu çeken sidikli Derya'dan da kurtulmuş olduk.
O gün bugündür ne zaman Derya diye biriyle tanışsam hemen aklıma yolunan yüzüm ve o kabus gün gelir, korkarım.... Haksız da sayılmam hani :)
Aydan, Arzu, Elif ve Burcu'ya ithafen....
Kategori
Ben küçükken
20 Haziran 2012
Şizofren Babama Mektuplar Vol1
Sen yenisin bilmezsin. Günlüğüm bilir. Biliyor musun blog ben hiç babalar günü kutlamadım. Bir babaya ne hediye alınır, ona nasıl sunulur, verilirken neler söylenir, bir babaya nasıl sarılınır, kollarında nasıl güvende hissedilir, babalar nasıl özlenir bilmem. Baba şiirleri hep anlamsızdır benim için. Yeri hiç olmamıştır hikayemde. Ben, babaların saçlarını okşadığı, elinden tutup birlikte bir yerlere gittiği, doğum günlerini istediği en güzel hediyeleri alıp kutladığı, kutlamayı bırakın hatırladığı, mezuniyetleriyle övündüğü, karnelerini ödüllendirdiği, babalarının geleceğini her şeyin önünde tuttuğu ve gece uyurken öpüp kokladığı çocuklardan olmadım ben hiç, olamadım.
Şizofreniyle tanıştığımda sokakta kova-kürekle oynadığım yaşlardaydım. Belki dört, belki beş. Taş çatlasın altı. İlkokula bile başlamamıştım henüz. Ne bu hastalığa dair bir fikrim vardı, ne de hayatımızı nasıl etkileyeceğine.
Bir sonbahar günüydü. Hava gri ve sıkıcıydı. Ama kısa pantolonlarımız ve kısa kollu tişörtlerimiz içine sabunlar serpilmiş şekilde hurçlara koyulup, dolaplardaki yerlerini almamıştı henüz. Ben yine karşı sokaktaki boş arsada tozun toprağın içinde oyun oynuyordum arkadaşlarımla. Üzerimde çok sevdiğim için kirlense bile ertesi gün yine giymek için her türlü yaramazlığı yaptığım pembe tişörtümle annemin mavi basma kumaştan diktiği dizleri lastikli o zamanların renkli paçalı donu, şimdilerin kaprisi vardı. Küçüktüm blog, çok küçüktüm. Barajın ne olduğunu bilmiyorduk ama baraj yapıyorduk. Nerden duyduysak artık. Sokağa bir polis minibüsü geldi ve bizim kapının önünde durdu. O zamanlar polis arabaları siyah beyazdı. Beyaz önlüklü bir doktor ve birkaç polis inip bizim eve girdiler. Hevesle oynadığım oyuna devam ettim. Çünkü polisler kaka insanları almaya gelirlerdi ya korkulacak bir şey yoktu. Az sonra babam iki yanında polis ve ellerinde kelepçeyle birlikte sokak kapımızın önünde belirdi. Kalakaldım. O şaşkınlıkla saatlerdir uğraşarak yaptığımız barajın üzerine basarak koşmuştum eve doğru ama minibüs çoktan hareket etmişti bile babamı alarak. Kafamı apartmandan içeri uzattığımda annem merdivenlerde ağlıyordu. Neler olup bittiğini anlayamamıştım. Babam suç olan bir şeyi yapmışsa o beyaz önlüklü doktor neyin nesiydi? Dizden aşağı dermansız kalan bacaklarımla yavaşça merdivenleri çıkıp annemin yanına gittim. Daha birkaç gün önce yediği dayakların izleri duruyordu anneciğimin hem bedeninde, hem ruhunda. Evet babam annemi de bizi de döverdi sürekli. Ama babalar hem döver hem severdi ya bize kalkan tüm eller, tüm tokatlar normal bir şeymiş gibi kazınmıştı hafızamdaki çocukluk bölümüne. Peki ama döven baba neden hiç sevmiyordu? İşte bunun sorusuna hiç cevap bulamadım blog.
Karısını ve çocuklarını dövmek miydi yoksa babamın polisler tarafından evden götürülmesine sebep hala bilmiyordum. Annem "git oyna yavrum" dedi. İtiraz etmedim. Annem bir şey söylediğinde ikiletilmesinden hoşlanmazdı çünkü hiç. Az önce merdivenleri çıkmaya derman bulamadığım bacaklarımla koşarak birkaç dakika önce yarım bıraktığım oyunuma, yanlışlıkla basarak geçtiğim baraja doğru başlamıştım ki adımlarımı atmaya, karşı arsadaki arkadaşlarımdan gelen "Selma'nın babası deliiiiiii Selma'nın babası deliiiiiiii" sesiyle irkildim. Kovamla küreğimi aldım. Az önce farkında olmadan bozduğum barajı bu kez terliklerimden içeri çamur gireceğini ve annemin kızacağını bile bile tekmeleyerek bozdum. "Benim babam deli falan değil tağam mı. Deli değil benim babam".... Onlara karşı neden apar topar götürüldüğünü bilmediğim babamı savundum savunmasına ama daha arkamı döndüğüm anda başlamıştı gözlerimden yaşlar akmaya ve galiba dedikleri doğruydu. Kapının önüne rahmetli dedemin zamanın şiddetli selleri eve girmesin diye yaptığı setlerden birinin üzerine oturdum şaşkın, mutsuz ve olan biteni anlamaya çalışarak dalgın gözlerle etrafıma bakınıyordum. Baba benim babamdı ama onunla ilgili benim bilmediğim bir gerçeği arkadaşlarım biliyordu. Hayata belki de ilk o an kızmıştım blog, her şeyden en son benim haberim olduğu için.
Bir doğum lekesi gibi hayatımıza yapışan bu gerçek günler geçtikçe, ben büyüdükçe küçülüp yok olacağına daha da belirginleşip, daha da derinleşiyordu sanki. Çocukluğum, ergenliğim babamın her sonbaharda daha da azıtan hastalığı yüzünden acı içinde geçti. Sonbaharları bu yüzden sevmem hiç. Hafızamda hayatıma dair hatırladığım en eski kalıntılar olan babamın bir sonbahar günü Bakırköy'e götürülüşü hikayesi her yıl tekrarlanıp durdu. Manzara hep aynıydı, feryatlar, gözyaşları, babamı alıp giden minibüsün arkasından bakışlar hep aynıydı. Bir tek zaman değişiyordu, bir de polis minibüsüyle polisler ve doktor. Biz hep bir aile olamamanın, babamıza evimizin direği diyememenin burukluğuyla, arkadaşlarımızın babası deli çocuklar diye dalga geçmeleriyle, çevremizin, konu-komşumuzun bize acıyarak bakmalarıyla büyüdük. Evet seneler öyle ya da böyle geçti. Hayat devam etti. Biz şizofren baba gerçeğini kabullendik ama üstü başı oyun kokan, baba sevgisine hasret çocukluk günlerimiz hep gözyaşıyla, hep boynu bükük geçti. İçinde babamız olan minicik ve gerçekleşmesi mümkün hayallerimiz hiç gerçekleşmedi. Babamızla Bakırköy'de kaldığı zamanlar hariç aynı çatı altında ama ona dünyanın öbür ucundaymışız gibi uzak büyüdük. Babam bize hiçbir şey vermediği gibi bizden çok şey alıp götürdü. Hepimize hayatımızın sonuna kadar sırtımızda taşıyacağı izler bıraktı. Hep önümüze çıkacak ve binlerce isyan saydıracağımız izler. Biz normal bir aile olmayı, normal bir babanın çocukları olmayı isterdik blog, annem de normal bir adamın karısı olmayı elbette. Ondan tek istediğimiz tedavi olup bize el uzatması, hayata bizle beraber tutunmasıydı. O bunu hiç yapmadı. Belki de yapamadı bilmiyorum. Elbette bu hastalık onun seçimi değildi, kim isterdi ki şizofren olmayı?
Ömrüm boyunca hiç kutlamadığım babalar gününü mü geri getirmek zor, yoksa girdiği birçok oyundan babası deli diye ağlatılarak atılan, oyun oynamak yerine merdiven altlarında, sokak köşelerinde ağlayarak geçirdiğimiz çocukluk günlerimizi mi?
Söylesene blog, hangisi daha zor?
Kategori
Ben küçükken
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)
Hoopp birader baksana bi'!
Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!


