03 Eylül 2017
03 Ağustos 2017
Omg! 33
Dünya ve güneşin hareketlerini gözlemleyerek zamanın hesabını tutmaya çalıştığımız, kendi uydurduğumuz sisteme göre doğduğum günden 33 yıl ilerideyim. O sıcak Ağustos gününden sonra dünya güneşin etrafında tam 33 kez döndü. Gece oldu, gündüz oldu, güzel günler oldu, kötü günler oldu, unuttuğum şeyler oldu, hep hatırladığım şeyler oldu, aldığım doğru ya da yanlış kararlar oldu, pek çok kez geçtiğim yollar, pek çok kez vazgeçmediğim şeyler oldu. Yaptığım her şeyin sonunda daha çok şey öğrendim. Dersler çıkardım, mutluluklar yaşadım. Sevinçlerim oldu, üzüntülerim oldu, bunların hepsi beni büyüttü. Hayatıma ve bu hayata değer katan her şeye sımsıkı bağlıyım. Ne olursa olsun umudu ayakta tutmayı öğrendim. Elimdekilerin değerini bilmeyi, ve hayatımın bir anını bile ziyan etmemeyi öğrendim. Yaşadığım yılların sayısı ne olursa olsun, geri dönüp baktığımda hesabını kendime vereceğim bir hayat var elimde. Bu hayatla yapabileceğimin en iyisini yapıyorum. Her bir yılın sonunda geriye dönüp baktığımda ‘içim çok rahat’ diyorum. Ben bunu diyebildiğim sürece, benim tüm yaptıklarımdan habersiz dünyanın güneş etrafında kaç defa döndüğünün çok da bir önemi yok. Çünkü yaş almak yaşlanmak değil, içimdeki çocuk hiç büyümüyor benim 👧🏽 İyi ki varım, bence ben olmasaydım eksik olurdu bu dünya 💕
10 Nisan 2016
Dikkat misofonik var!
Vakti zamanında yazdığım Hakkımda bilmediğiniz 11 şey ve vücudumla ilgili 33 gerçek yazılarıma ilaveten; hakkımda bilmediğiniz, benim de ne olduğunu tam olarak bu sabah tesadüfen öğrendiğim bir şey daha: "Misofonya"
Özellikle toplu taşımada bozuk paraları ya da anahtarları şıkırdatan birini gördüğümde -ki gözlemlerim sonucu bunu yapanlar genellikle erkekler- boğazlamak isteği gelir çünkü o ses yüzünden çenelerim uyuşur, beynim zonklar. Birinin salladığı tesbihin sesi içimi gıcıklar saç diplerim çekilir çığlık atmak isterim. Belki inanmayacaksınız ama tesbih salladığı için hoşlandığım insanı hayatımdan çıkarmışlığım var benim, neden ayrıldınız sorusunuysa kimselere açıklayamamışlığım.
Birinin sakızı caklatarak çiğnemesi, ağzını açmasa dahi o sakızın içindeki küçük baloncukları damağında çıtlatması, yemek yerken ağzını şapırdatması ya da çatalı kaşığı dişlerine değdirmesi bir de bir şey içerken höpürdetmesi diye bir şey var tüylerimizi diken diken eden. Ha bi de şey var elma, salatalık, havuç gibi yerken kütür kütür ses çıkarangillerin ve cips, çekirdek gibi çıtlanan/çatırdayangillerin ben yemiyorken yanımda yenmesi. Ya da şekerin kırılarak yenmesi ya da dişlere değdirilerek takır tukur ses çıkarılması. Ağızla çıkarılan sesler demişken ağzının bir kenarına kürdan koyup konuşan bey abilerimizi amcalarımızı hatırlatmama gerek var mı?
Başımdan geçen bir olayı anlatayım. Geçen hafta İzmir'den dönüyorum. Aksi gibi kulaklığım valizde kalmış ve otobüsteki umumi kulaklıklarıysa tahmin edeceğiniz üzere kesseler kullanamam. Hostun ikram ettiği poğaçadan kalan kırıntıları diliyle temizlemeye çalışan adamın çıkardığı o tarif dahi edemediğim iğrenç sese ancak Manisa'ya kadar direnebildim ve bir arka sırada çaprazımda oturan adama durumumu -kendisini de rencide etmemek adına- küçük bir not kağıdına yazarak açıkladım ve ricada bulundum. Ne mi yaptı? Daha yüksek ses çıkarmaya başladı. E ben tabii bir sustum iki sustum ama halimi bir görseniz kafam avuçlarımın arasında ben çıldırma noktasındayım. Dönüp: "Şu şşşşleme sesini çıkarmaz mısınız? içim fena oluyor, çok rahatsız oluyorum" dememle herifle tutuştuk mu kavgaya? Diğer yolcular da destek olup kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok, arkadaşım yapma şu sesi falan dedilerse de nafile. Halden anlamayan insan görünümlü öküz o sesi çıkarmaya devam etti. Sonuç yolculuğuma hostes koltuğunda devam ettim,sen sağ ben selamet.
Tüm yukarıda saydıklarım arasında listenin başını kesinlikle horlama çekiyor. Horlayan biriyle mümkün değil aynı odada uyuyamıyorum. Yani ancak ben ondan önce uyuyup derin uykuya dalarsam ve gece boyunca hiç uyanmassam belki. Aksi takdirde imkansız. Uyku kategorisinde bir de saat tıkırtısı sorunsalı var. Ben öyle başucundaki komodine nostaljik görünümlü çalar saat koyabilen biri olamadım hiç. Yatılı misafirliğe gittiğimde yattığım odanın duvarındaki saatin pilini çıkarıp kenara koyuşlarım hep bu yüzden. Bazı insanların, özellikle kilolu ve yaşlı insanların homurdanmaya benzeyen nefes alışverişinden rahatsız oluşlarım da.
Bu illetle yıllardır uğraşıyorum. Bazen artık dayanamayacak duruma geldiğimde çevremdeki insanları uyardığımda aşırı tepki aldığım zamanlar oldu. Bunu sırf benim gıcıklık olsun diye yaptığımı düşünenler de. Yaşadığım şey cinnet sebebi, insanların buna anlayış göstermemesi ve benim şımarıklık yaptığımı düşünmeleriyse cinayet sebebi.
Bu öyle bir şeyki bu sesleri çıkaran kişi yukarıda verdiğim otobüsteki adam örneğindeki gibi hiç tanımadığım biri de olabiliyor, aynı evi paylaştığım annem de, çok sevdiğim bir arkadaşım da, yeğenim ya da kardeşim de. Yani bu seslerden rahatsız olmamın kişilere gıcık olmamla, sevmememle hiç ilgisi yok. Çünkü beni rahatsız eden şey kişiler değil "sesler".
Neyse ki tüm bunlardan rahatsız oluşum bir takıntı hali değil, hastalıkmış. Yani gıcıklıktan değil, merkezi sinir sisteminden kaynaklanıyormuş. Üstelik bilinen bir tedavisi de yokmuş!
Bu yazıyı yazdım çünkü; sizin de belki farkında olmadan çıkardığınız bu ses/sesler benim gibilerin kabusu olabilir. Yalnızken naparsanız yapın, saatlerce geyirin, sakız çaklatın, kırkbeş paket cipsi bitirin, sonra böyle parmaklarınızı çıkarıp teker teker şapırdatarak yalayın, elmayı hıyarı kütürtede kütürdete yiyin. Ama yalnız değilseniz sizi önce empatiye ardında da anlayışa davet ediyorum. Aksi takdirde bir gün bu sebeplerden dolayı biri sizi olmadık bir anda gırtlaklayabilir, benden söylemesi :)
09 Ocak 2016
27 Temmuz 2015
Hakkımda Bilmediğiniz 11 Şey
Mim yazılarını çok seviyorum. Okuması da yazması da çok eğlenceli. Bu mimi sevgili Nesneslis'in blogunu bırgalarken gördüm ve yazmak isteyen herkes yazabilir açıklamasından gaz alarak başladım yazmaya.
Bir kere yazmayı seviyor olmak lazım. Çünkü insan sevdiği bir şeyde başarılı olabilir, istikrar sağlayabilir. Bence yazı dili akıcı, yazdıkları keyifle okunan biri olmak gerek. Sonra blogger olmak demek sadece yazmakla da sınırlı değil. Yazıları görsellerle, gerektiğinde videolarla desteklemek demek. Bunun için de iyi bir fotoğraf gözü olmalı, fotoğraf çekmeyi sevmeli. Son ve bana göre en önemli maddeyse sosyal medyayı sevmeli. Çünkü ancak onu aktif ve doğru kullandığımızda daha çok insana ulaşabiliyor, sesimizi duyurabiliyoruz.
2- Herkes blog yazabilir mi?
Herkes her işi yapamıyorsa herkes de blog yazamaz. Gerçekten yazabilenler yazsın.
3- Severek takip ettiğin, yazı dilini sevdiğin bloggerlar kimler?
4- 3 kelimeyle kendini ifade etmen gerekse bunlar ne olurdu?
Pozitif, düzenli, eğlenceli.
5- Almadan yapamam dediğin, bittikçe aldığın kozmetik ürünü?
Eyeliner pen, CC cream, Tender care balm.
6- En sevdiğin yabancı/yerli dizi?
How i met your mother / Kardeş Payı' ydı. Şimdilerde belgeselden başka bir şey izlemiyorum.
7- Totemlerin var mı?
Nasılsa bundan kusur kalmışım.
8-Biraz özel hayat konuşalım mı? :)) Hayatında biri var mı? İlişkiler hakkında düşüncelerin?
Bingooo! Soruya gel! Tabii konuşalım da olmayan şeyin nesini konuşacağız bebeğim? Hayatımda biri yok. Evet evet sanırım Tanrı benim ruh eşimi yaratmayı unutmuş. Son adamakıllı ilişkim biteli 4 yılı geçiyor. O zamandan beri de tanışmaları ve ilişki olmaya yönelik girişimlerimi saymazsak özel hayatım yok diyebilirim. Yukarıdaki açıklamaların bana verdiği yetkiye dayanarak son soruyu pas geçiyorum.
9- Sosyal medyanın hayatında ki yeri? En çok kullandığın sosyal medya?
Sosyal medyayı blog yazmaya başladıktan sonra daha aktif kullanmaya başladım. En aktif olarak kullandığım Instagram, en severek kullandığım da diyebilirim.
10- Canın çok sıkıldı, işin içinden çıkamıyorsun kendini iyi hissetmek için ne yaparsın?
Eer başımı alıp gidebilecek durumdaysam yani iş yerinde falan değilsem kulağıma takarım kulaklıklarımı, giyerim spor ayakkabılarımı dalarım bilmediğim sokaklara. Yürüyüp yeni yollar, yeni yerler keşfedip kafa dağıtırım.
11- Şu sıralar dinlemeyi en sevdiğin şarkı ?
Hilary Duff - My Kind
Ben de özel olarak kimseyi davet etmiyorum. Yazmak isteyen herkes yazabilir ama yazısında benden bahsetmek şartıyla :)
Pozitif, düzenli, eğlenceli.
5- Almadan yapamam dediğin, bittikçe aldığın kozmetik ürünü?
Eyeliner pen, CC cream, Tender care balm.
6- En sevdiğin yabancı/yerli dizi?
How i met your mother / Kardeş Payı' ydı. Şimdilerde belgeselden başka bir şey izlemiyorum.
7- Totemlerin var mı?
Nasılsa bundan kusur kalmışım.
8-Biraz özel hayat konuşalım mı? :)) Hayatında biri var mı? İlişkiler hakkında düşüncelerin?
Bingooo! Soruya gel! Tabii konuşalım da olmayan şeyin nesini konuşacağız bebeğim? Hayatımda biri yok. Evet evet sanırım Tanrı benim ruh eşimi yaratmayı unutmuş. Son adamakıllı ilişkim biteli 4 yılı geçiyor. O zamandan beri de tanışmaları ve ilişki olmaya yönelik girişimlerimi saymazsak özel hayatım yok diyebilirim. Yukarıdaki açıklamaların bana verdiği yetkiye dayanarak son soruyu pas geçiyorum.
9- Sosyal medyanın hayatında ki yeri? En çok kullandığın sosyal medya?
Sosyal medyayı blog yazmaya başladıktan sonra daha aktif kullanmaya başladım. En aktif olarak kullandığım Instagram, en severek kullandığım da diyebilirim.
10- Canın çok sıkıldı, işin içinden çıkamıyorsun kendini iyi hissetmek için ne yaparsın?
Eer başımı alıp gidebilecek durumdaysam yani iş yerinde falan değilsem kulağıma takarım kulaklıklarımı, giyerim spor ayakkabılarımı dalarım bilmediğim sokaklara. Yürüyüp yeni yollar, yeni yerler keşfedip kafa dağıtırım.
11- Şu sıralar dinlemeyi en sevdiğin şarkı ?
Hilary Duff - My Kind
Ben de özel olarak kimseyi davet etmiyorum. Yazmak isteyen herkes yazabilir ama yazısında benden bahsetmek şartıyla :)
Kategori
Mim
26 Temmuz 2015
Babama mektup
Gidişinden sonra günlerce yağmur yağdı, çok serinledi havalar. Üşümemişsindir umarım. Her gece yatarken babam şimdi orada, karanlıkta ne yapıyordur tek başına? deyip sarılıp ağlıyoruz annemle. Hayattayken çok didişirdiniz, hiç geçinemezdiniz ya, sen gideli annemin gözünün yaşı hiç dinmedi. Meğer ne çok seviyormuş seni.
Sensiz ilk kandilimiz pek bir buruk geçti. Bu kez elini değil, toprağını öptük. Teyzem dedi ki, ölüler kabirlerini ziyaret edenleri ayak ucunda dururlarsa görürmüş. Beni görebilesin diye ayak ucunda durdum hep, görmüşsündür umarım.
Ölüm ne garip şeymiş be baba. Bir türlü yakıştıramıyormuş insan, inanamıyormuş, inanmak istemiyormuş. Doktorlar 10 gün ömrü var dediklerinde inanmak istemedik. Son ana kadar hep bir umudumuz vardı, kurtulursun, iyileşirsin diye. Öyle ani oldu ki her şey, öyle büyük bir şok yaşadım ki hâlâ içimde sızısı. Hastalığının teşhisi, koşturmacası, yoğun bakıma yatırılışın derken tam da doktorların dediği gibi 10. gün bırakıp gittin bizi. Her şeyi unuturum da seni hastaneye yatırdığımız gün sedyeye koyulurken ki o ürkek halini asla unutmam. Merdivenlerden indirilirken seni düşürecekler diye ne korktun. Bir de bir bakışın vardı eve, öyle bir baktın ki bir daha dönemeyeceğini hissetmiş gibi.
Hep başkaları için okunan Selan verilirken irkildim. Sonra ismini söyledi hoca. O an inandım öldüğüne. Aklımdan hiç çıkmıyorsun da, bazı anlar öyle bir bastırıyor ki hüzün dayanamayıp ağlıyorum. Sen benim ağlamamı hiç istemezdin oysa. Bana kızma baba, ağlamadan nasıl hafifletirim ki içimdeki bu acıyı? En çokta Eymen seni andıkça ağlayasım geliyor. Hasip Dedem Cennet'e gitti diyor Cennet'in ne olduğunu biliyormuş gibi. Ah babam, inşallah iyi yerlerdesindir, iyisindir.
Yokluğun bugün tam 47 gün oldu. Ben, sana yazacak gücü ancak bulabildim kendimde. Seni çok özledim. En zoru da özlemim her geçen gün artacak ama seni bir daha hiç göremeyeceğim. Bir kerecik rüyamda görebilsem, sarılabilsem sımsıkı, ufaklık deyişini duyabilsem başka bir şey istemiyorum.
Merak ediyorum sen de bizi özledin mi? İnsan ölünce çocuklarını, karısını unutmaz değil mi? Unutmamalı. Ben senin fıstığınım, ben senin ufaklığınım, beni nasıl unutursun? Beni unutma baba, lütfen, bizi unutma. Bizi sakın unutma....
Fıstığın, ufaklığın, Selma'n.
Sensiz ilk kandilimiz pek bir buruk geçti. Bu kez elini değil, toprağını öptük. Teyzem dedi ki, ölüler kabirlerini ziyaret edenleri ayak ucunda dururlarsa görürmüş. Beni görebilesin diye ayak ucunda durdum hep, görmüşsündür umarım.
Ölüm ne garip şeymiş be baba. Bir türlü yakıştıramıyormuş insan, inanamıyormuş, inanmak istemiyormuş. Doktorlar 10 gün ömrü var dediklerinde inanmak istemedik. Son ana kadar hep bir umudumuz vardı, kurtulursun, iyileşirsin diye. Öyle ani oldu ki her şey, öyle büyük bir şok yaşadım ki hâlâ içimde sızısı. Hastalığının teşhisi, koşturmacası, yoğun bakıma yatırılışın derken tam da doktorların dediği gibi 10. gün bırakıp gittin bizi. Her şeyi unuturum da seni hastaneye yatırdığımız gün sedyeye koyulurken ki o ürkek halini asla unutmam. Merdivenlerden indirilirken seni düşürecekler diye ne korktun. Bir de bir bakışın vardı eve, öyle bir baktın ki bir daha dönemeyeceğini hissetmiş gibi.
Hep başkaları için okunan Selan verilirken irkildim. Sonra ismini söyledi hoca. O an inandım öldüğüne. Aklımdan hiç çıkmıyorsun da, bazı anlar öyle bir bastırıyor ki hüzün dayanamayıp ağlıyorum. Sen benim ağlamamı hiç istemezdin oysa. Bana kızma baba, ağlamadan nasıl hafifletirim ki içimdeki bu acıyı? En çokta Eymen seni andıkça ağlayasım geliyor. Hasip Dedem Cennet'e gitti diyor Cennet'in ne olduğunu biliyormuş gibi. Ah babam, inşallah iyi yerlerdesindir, iyisindir.
Yokluğun bugün tam 47 gün oldu. Ben, sana yazacak gücü ancak bulabildim kendimde. Seni çok özledim. En zoru da özlemim her geçen gün artacak ama seni bir daha hiç göremeyeceğim. Bir kerecik rüyamda görebilsem, sarılabilsem sımsıkı, ufaklık deyişini duyabilsem başka bir şey istemiyorum.
Merak ediyorum sen de bizi özledin mi? İnsan ölünce çocuklarını, karısını unutmaz değil mi? Unutmamalı. Ben senin fıstığınım, ben senin ufaklığınım, beni nasıl unutursun? Beni unutma baba, lütfen, bizi unutma. Bizi sakın unutma....
Fıstığın, ufaklığın, Selma'n.
08 Nisan 2015
I wish
Yanımda huzur bulduğunu söyleyen adamlar oldu.
Ben de onları sevmiştim galiba.
Sevmek ama; uzaktan, beklentisiz, karşılıksız sevmek...
Bir şey olmayacağını, bir yere varmayacağını, biteceğini bile bile.
Biliyor musun, ben kolay adam sevmedim hiç.
Nerede sorunlu, bunalımlı, aldatılmış, güvensiz, umutsuz, obsesif,
sürekli kendi içinde yolculuk eden, gizemli tipler var, hep bulup onları sevdim.
sürekli kendi içinde yolculuk eden, gizemli tipler var, hep bulup onları sevdim.
Millete gelince aka konan gönül bana gelince hep boka kondu.
Esas kızım ya, zoru seveceğim ya illa, halt ettim işte.
Esas kızım ya, zoru seveceğim ya illa, halt ettim işte.
Sonra ne mi oldu?
Huzur kapısı, ağlama duvarı, kanka, Güzin abla ve hatta psikolog oldum da bir baktım ki bir kez bile "sevgili" olamamışım.
Huzur kapısı, ağlama duvarı, kanka, Güzin abla ve hatta psikolog oldum da bir baktım ki bir kez bile "sevgili" olamamışım.
Bir gün, artık canıma yetti. Yalnızlığımı bitirecek çarenin bu olmadığını, birini sevmenin bu olmadığını fark ettim, "sen bu değilsin kızım cellma" dedim ve terk ettim hepsini hafızamda birer birer...
Verilen onca akla rağmen ben illa bildiğimi yaptım.
Ve herkes gibi yaşayarak büyüdüm ben de.
Ve herkes gibi yaşayarak büyüdüm ben de.
Hayatıma giren herkes bana bir şeyler kattı elbette.
Kimi güvenmemeyi öğretti,
kimi umursamaz olmayı,
kimi kırıldığım halde yeniden kalkıp devam edebilmeyi yoluma.
kimi umursamaz olmayı,
kimi kırıldığım halde yeniden kalkıp devam edebilmeyi yoluma.
Bazen incindim, bazen yoruldum, bazen her şeye lanet ettim ama hiç "pes" etmedim.
Sonrasında girişimlerim oldu, sen, ben olmaktan çıkan "biz" olmaya yönelik girişimler.
Evet ama bu kez de ben kendimi bırakamıyordum.
Korkularım mutlu olma isteğimin önüne geçiyordu hep, bir gölge gibi.
Aldatılmaktan, terk edilmekten, istenmeyen insan olmaktan korkuyordum oysa, sevmek ve sevilmekten değil.
Günler birbirinin aynısı olmaya ve bildiğince geçmeye devam ederken,
Bakarsın bir gün, beklenmedik bir anda biri girer hayatıma.
Bakarsın bir gün, beklenmedik bir anda biri girer hayatıma.
Ve ben olmazlarımı oldurmak, tüm sınırlarımı zorlamak ve duvarlarımı yok etmeye soyunurum adına belki de "aşk" denen bu güzel şey için.
Tek bildiğim; artık olmasını istiyorum, artık gerçekten, tüm kalbimle olmasını istiyorum.
Umarım olur, umarım bu kez mutluluğu bokunu çıkarana dek yaşarım.
Yeri gelmişken sevgili evren lütfen bu sefer piçlik yapma, bak sana hep olumlu mesajlar gönderiyorum.
çocuk doğurmak,
sabahları sevdiğim adamın yanında uyanmak,
hasta olduğumda biri gelip ilgilenir mi? diye kapıyı gözetlemek yerine şefkate doyarak iyileşmek,
özlemek, özlenmek, kıskanılmak, önemsenmek, sahiplenmek, ait olmak ve beni seven adamla sevişmek istiyorum.
özlemek, özlenmek, kıskanılmak, önemsenmek, sahiplenmek, ait olmak ve beni seven adamla sevişmek istiyorum.
Ben yolun başındayken de bendim, şimdi de öyleyim ve hep aynı ben olacağım.
Ama artık sevdiğim adama ait, onu seven ve kaderde kısmette varsa hep onu sevecek.
Yalnızlık, yaşanmışlıklar, hayal kırıklıkları çok yoruyor insanı,
Ben, artık hayat denilen yolda yürürken elimden tutan biri olsun istiyorum.
Ben, artık hayat denilen yolda yürürken elimden tutan biri olsun istiyorum.
Ben artık "mutlu olmak" istiyorum.
Ya ben çok şey mi istiyorum?
Ya ben çok şey mi istiyorum?
Kategori
Günlük
,
Melankolik
03 Nisan 2015
Depresyona girdim, dönücem
Kategori
Günlük
01 Aralık 2014
İncir Reçeli 2
İlk filmi vizyondayken beklenen ilgiyi göremeyip daha sonra popüler olan ve tekrar vizyona girip bu kez gişe rekorları kıran İncir Reçeli'nin 2. filmine gittim geçtiğimiz haftalarda. Ben de birçoğunuz gibi ilk filmi sinemada değil DVD'de izleyenlerdenim. İncir Reçeli 1'de hönkürerek ağlayan ben 2. filmde de aynı performansı gösterdiğimi içtenlikle söyleyebilirim. Devam filmlerinde genellikle ilk filmin tadını alamayan biri olarak İncir Reçeli 2'nin fragmanını gördüğümde nasıl yani? E bu film bitmemiş miydi? Esas kız Duygu öldü, herif de vicdan azabıyla baş başa kaldı, bu filmin 2'si ne alaka? falan dedim kendi kendime. Ama bir arkadaşımın ne olur gidelim demesiyle kendimi sinema salonunda buldum ve izledikten sonra söylediklerimi yuttum bildiğiniz.
30 Kasım 2014
Kendi söküğünü dikmeye niyetlenen terzi
Tarihte bugün, annem evde kaldığımı düşündüğünü alenen itiraf etti. Annemin benim artık evlenip yuva kurmam konusunda umutsuz vaka olduğumu düşünmesi miydi bana koyan, yoksa aslında bunu birkaç zamandır benim de kendime bile çaktırmadan düşünüyor olmam mı? bilemedim. İkisi de sanırsam.
Biliyorsunuz otuz oldum geçtiğimiz Ağustos. İnsan hissettiği yaştadır derdim ya hep, otuz olunca nasılsa hissettiğim eksi beş, altı yaş olduğundan bir değişiklik olmaz sanmıştım psikolojimde. Ama bildiğiniz 30 yaş sendromuna girdim lan ben. Yeni yaşımın ilk günlerinde, biten kremlerimin yerine yenilerini almaya gittiğimde age kremleri araştırmaya başladığımı mı anlatayım? Sizin age grubuna geçmek için daha dört, beş yılınız var, yirmi beşlerde kullanılmıyor o kremler diyen samimi satış danışmanına içimden "siktir ordan pis yalaka!" diye sövmüşlüğümü mü? Arkadaşlık sitelerindeki aradığım kişinin yaş aralığını minimum otuz üçlere, otuz dörtlere çektiğimi mi anlatayım? Çevremde hamile olan arkadaşlarımdan edindiğim bilgilerle her geçen yılda hamilelik ve çocuk sahibi olmak konusunda riskimin arttığını öğrenince bir "eyvah! ya olur da birini bulup evlenirsem de çocuk sahibi olamazsam" korkumu mu? Yüzümde gözümde gözle görülür bir kırışma, bir çilleşme, lekelenme falan olmadı Allah'ıma bin şükür. Küçükken hep sanırdım ki yirmi dokuzumun son gecesi genç ve güzel olarak yatacağım, ertesi gün bir uyanacağım her yerim buruş, kırış, lekeler basmış bebek yüzümü, memelerim sarkmış, vücudum kımıl kımıl sallanıyor. Öyle olmuyormuş tabii ama yüzüne gözüne basmayan o kırışıklıklar otuz olunca psikolojine basabiliyormuş sayın okuyucu.
Biliyorsunuz otuz oldum geçtiğimiz Ağustos. İnsan hissettiği yaştadır derdim ya hep, otuz olunca nasılsa hissettiğim eksi beş, altı yaş olduğundan bir değişiklik olmaz sanmıştım psikolojimde. Ama bildiğiniz 30 yaş sendromuna girdim lan ben. Yeni yaşımın ilk günlerinde, biten kremlerimin yerine yenilerini almaya gittiğimde age kremleri araştırmaya başladığımı mı anlatayım? Sizin age grubuna geçmek için daha dört, beş yılınız var, yirmi beşlerde kullanılmıyor o kremler diyen samimi satış danışmanına içimden "siktir ordan pis yalaka!" diye sövmüşlüğümü mü? Arkadaşlık sitelerindeki aradığım kişinin yaş aralığını minimum otuz üçlere, otuz dörtlere çektiğimi mi anlatayım? Çevremde hamile olan arkadaşlarımdan edindiğim bilgilerle her geçen yılda hamilelik ve çocuk sahibi olmak konusunda riskimin arttığını öğrenince bir "eyvah! ya olur da birini bulup evlenirsem de çocuk sahibi olamazsam" korkumu mu? Yüzümde gözümde gözle görülür bir kırışma, bir çilleşme, lekelenme falan olmadı Allah'ıma bin şükür. Küçükken hep sanırdım ki yirmi dokuzumun son gecesi genç ve güzel olarak yatacağım, ertesi gün bir uyanacağım her yerim buruş, kırış, lekeler basmış bebek yüzümü, memelerim sarkmış, vücudum kımıl kımıl sallanıyor. Öyle olmuyormuş tabii ama yüzüne gözüne basmayan o kırışıklıklar otuz olunca psikolojine basabiliyormuş sayın okuyucu.
Kategori
Günlük
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)
Hoopp birader baksana bi'!
Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!











