19 Temmuz 2012

Başkasının Blogunda 35 kişi Online'dir

Onun Tepkisi: 


Beni blogumda 2 kişi onlinedir benim tepkim : 


Alışmış Kudurmuştan Beterdir

Şirkette bilgisayarı umuma açılmış, internet cafe bilgisayarı gibi hunharca kullanılmaya başlanmış Supercellmadan Selamlar Blog

Şimdik bizim şirkette masalar + şeklinde ve 4 kişi aynı masanın etrafında çalışıyoruz. Dolayısıyla 2 kişinin ekranları duvara, karşıdaki iki kişinin ekranlarıysa koridora bakıyor. Masası gelenin geçenin rahatça bilgisayarında ne bok yediğini deşifre edecek şekilde olmasından muzdarip ve iş saatlerinde işle ilgili olmayan bi siteye felam girerse görülüp "aa-aaawwww bak bak mesai saatlerinde internete giriyooo şu sitelerde dolaşıyoooooo" diye dedikodusunu çıkarırlar, yöneticisine ispiklerler diye korkan pek bi sevgili iş arkadaşlarım var. Allah sizi başımızdan eksik etmesin!

Konunun benle ne ilgisi var diye soruyorsan? Yazıyosam bi ilgisi var sayın okuyucu biraz sabırlı ol lütfen.  Benim masam sote, en azından ekranım halka açık değel. Duvara bakıyo, arkamda da pc ekranımı deşifre edecek cam ve türevi bişe yok. He bu demek değil ki ben bütün gün o site senin bu site benim internette sörf yapıyorum. Zate bilgi-işlem departmanımız yemiyor içmiyor engelliyor ve zınk "Web sayfası sistem tarafından engellenmiştir" uyarısı veriyor. 


Neyse ki blogırı hala engellemediler. Aman diyim ben naparım blogırsızz... 

Neyse lafı uzatmıyım. Bu IQsunu doping alarak bile yükseltemeyen pek sevgili muzdarip arkadaşım ben ne vakit işletmeye insem, mutfağa ya da wcye gitsem hoopp benim masamda alıyor soluğu. Bu noktada "sen o pcde nörüyon bre insan?" demeyen diğer iş arkadaşlarıma da buradan çemkirmeyi bi borç bilirim. Ben durumu ilk başlarda safa yatıp görmezden geldim. Bırgalamadım. Empati yaptım sayın okuyucu dedim ki benim de masam öyle cillop gibi her yerden görülse ben Trendyol'a, Markafoni'ye, Grupfoni'ye nası girerdim?  İnternetten %70 indirimli ürünleri nasıl alırdım. Ay birden morelim çöktü, yerle bir oldum. Acıdım lan çocuğa. Hadi dedim kızım Selo ses etme, sevaptır dedim.


Ama bir gün baktım ki iyi niyeti suistimal var. Ben yedi kere masamdan kalkıyorsam o sekiz kere masamda. Resmen pusuya yatıp benim masamdan kalkmamı bekliyor. Hahaha ben de farketmiyorum sanki malım ya. Yine de benim pc'mden internete girmesine de bişe demedim ama her seferinde ne boklar yiyosa artık google amcamla o internet geçmişinde ne var ne yok temizliyor. Son girilen siteler, form bilgileri, kullanıcı adı ve parolalarım hepsi gidiyor ya. E ben gün içinde kırk tane siteye girip işle ilgili sorgulama yapıyorum. Yok o tır nerde, bu paketi kim teslim almış vesair gibi. 

Bi gün canıma tak etti. Eehhh yeter be her seferinde bunları mı giricem dedim Zaten aynı şeyleri tekrar tekrar yapmaya tahammülsüz böyle afaganlar basan biriyim. Ohaa lan bu kadar olmaz deyip (içimden) merdivenlerden yukarı çıkıyormuş gibi yapıp onu masama zıpladığı anda hemen geri dönüp bastım bilgisayarımda. Tabi bu beni görünce bi morardı, bi panik oldu, bi kem kümledi. Napıyosun sen? dedim. Iyyy pişkin pişkin "ee sen bir şey demiyordun ya bugüne kadar" demez mi. Oldu canım istersen ben toplayım tasımı tarağımı sen rahatça yay bi taraflarını otur. Hatta istersen yer değiştirelim!!! "İyi de bugüne kadar bir şey demedim diye işin bokunu çıkarman da gerekmiyordu di mi! Yüz verdikçe astarını istiyorsun. Ses çıkarmadıkça salak yerine koyuyorsun insanı. Benden çok sen oturuyorsun lan bilgisayarımda" dedim, bi güzel çemkirdim. O günden beri konuşmuyor benle. Ay çok da umurumda değil. En azından kullanıcı adı ve parolalarımı tekrar tekrar yazmaktan kurtuldum Şu olayı da hiç anlamam. İnsanların en boktan huylarına tahammül edersiniz edersiniz de bir kere ters bi tepki verdiğinizde hemen kötü olursunuz. Benim durumum hep böyledir zaten. Aslında en başında hiç tahammül etmemek en iyisi sayın okuyucu. Alıştırmamak gerek. Ne derler Alışmış kudurmuştan beterdir. 
Pcmin parolasını değiştirdim. Artık ben olsam da olmasam da nah girersin benim bilgisayardan internete. İyilik falan da yok anasını satayım. Yapmıyom, yapsam da denize atıyom artık. Yeter daaaa.

18 Temmuz 2012

Aşkın "Onsuzluk" Hali...

Aşık olduğumuzu söylemekten korktuğumuz adamlar vardır. 
Onlara aşık olmaktan korkmayız da bunu ona söylemekten, hissettirmekten korkarız. Girişimlerimiz olmuşsa da bunu onunla paylaşmaya ya bir heves ağızdan çıkan "konuşmamız gerek" lerle sınırlı kalır bu çaba, ya da daha ilk cümlesinden duracağımız yer belirlenmiştir bile çoktan onların nazarında. Boğazımızda yumruk olur tüm söylemeye heveslendiklerimiz, kollarımızı önümüze bağlar otururuz çaresiz, heyecanımızı bir çırpıda yitirerek, hiçbir şey diyemeden. Bir yandan dikkatini çekmek için deli gibi çırpınırız bir yandan da bunu göze batmadan yapmaya çalışırız. Çünkü aşk ne büyük bir sorumluluk, ne altından kalkılmaz bir yükümlülüktür onlar için. Kadının fıtratında varken korkmak, kadının fıtratında varken sığınmak onlar korkarlar. Çünkü bu kadar büyük sevilmeye, bu kadar önemsenmeye hiç hazır hissetmemişlerdir kendilerini, hiç hazır olma çabasında da olmamışlardır, aşka ayıracak vakitleri de hiç olmamıştır, sevmeye hiç fırsatlar da. Pek çoğu da kariyer diye tutturmuşlardır Marilyn'in "Kariyer yapmak çok güzeldir ama soğuk geceler de kariyerinize sarılıp yatamazsınız" sözünü hiçe sayarak. Ve alacağımız nefesleri hızla tüketirken ömür hesabımızda sona doğru, yarın diye bir şey olmadığını da çok iyi bilirken ne ufacık bir çabaları vardır hazır olmaya, ne de ne zaman hazır hissedeceklerine dair bir fikirleri. Ve tuhaftır ki "oka da boka da konan" gönül denen şey sıra bize gelince gider hep boka konar.


Cümle alemin haberi vardır da bu adama aşık olduğumuzdan bi kendisi bihaberdir durumdan. Ya da böylesi işine geldiği için hep "ne kokar ne bulaşır" tavrındadır. Safa yatar her konuda çakal kesilen bu esas oğlanlarımız konu aşka geldiğinde. Kızamayacağımızı, küsemeyeceğimizi, küssek de bir gün kürkçü dükkanına dönen tilkiler gibi tıpışş tıpışş geri döneceğimizi çok iyi bilirler çünkü. Bunu çok da iyi kullanırlar aksi bir durum olduğunda "ben sana ümit vermedim ki" savunmasının arkasına sığınarak. Haksız da değillerdir aslında. Bizizdir kendi kendine gelin güvey olan. Bir bakışı, bir öpüşü, bir gülüşü milyarla çarpıp kendi kendimize yazan, çizen, hayal eden. Ve karmakarışıklaşırken her şey iyiden iyiye kendisi farkında olmadığı, farkında olmak istemediği bir meşhur olma yolundadır bizim yazıp oynadığımız aşk filminde esas adam başrolüyle.


Dünyayla Güneş arasındaki mesafe gibidir onlarla aramız ve bunu kontrol etmesi gereken de bizizdir çoğu zaman. Hem hayat telaşesinde koşturduğumuz işler, sorumluluklarımız, gerekliliklerimiz vardır yapılması gereken hem de bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de hepsinden zor bir arada kalma durumu yaşıyoruzdur adına "aşk" denilen. Her hayalimize onu katarken bunu onunla paylaşamamak, çok özleyip de "ben seni özledim" diyememek, saatlerce seyretmek isterken yanına gittiğimizde kafamızı kaldırıp bakamamak, dokunmak isteyip dokunamamak, sımsıkı sarılmak isterken sarılamamak ne zordur birkaç karış mesafe uzağındayken. Platonik desen platonik değildir, karşılıklı desen ııhh o hiç değildir. Tahta kurusu gibi kemirir durur içimizi yavaş yavaş bu ne idüğü belirsiz durum.

Bir büyük adımla onun yanında olabilecekken denediğimizde aramızdaki mesafenin, içine düşeceğimiz boşluğun büyüklüğü çarpar bu kez yüzümüze. Biliriz ki küçük adım atarak aşılamaz bu uçurumlar. Denemek isteriz, bi el uzatsa hani düşecek olursak bizi tutmak için, ama hiçbir zaman uzanmaz o el, deneyemeyiz.

Bir çıkmaz aralıktır bu durum, dönüp dolaşıp yine kendimizle yalnız kaldığımız. Attığımız her adım, her tekrar deneme isteği sonuçsuz kalır. Ha bir duvara aşığızdır ha bu adama. Biliriz, biliriz de bir türlü vazgeçemeyiz, bu gerçeği bir türlü söküp atamayız içimizden.

Ve adalet denen gerçek ne kadar orospu bir gerçektir ki hep onlardan bir beden daha büyük severiz, hep daha çok özleriz, hep daha çok isteriz. Aşkımız kadar büyük korkularımızda vardır elbet ama gözü doğuştan kördür aşkımızın ve tekrar görme imkanı da hiç yoktur. Zaten roller de çoktan değişmiştir dünya gerçeğinde. Seven bizizdir, korkan onlar. Sevilmek için sevmişizdir ama karşılığını da alamamışızdır hiç bir zaman. Korksak da umrumuzda olmaz. Aşkımız başımızdan aşmıştır bir kere. Ondan vazgeçtiğimizde onun kadar sevecek birini değil, ondan vazgeçersek bizi onun kadar sevmeyecek birini bulamamaktan korkarız farkında olmadan. Çünkü hep söylenen budur ya, aşkın böylesi makbuldur: "Acıtan hali"... 

Ama aşığım deyip her gün üretirken ve itinayla büyütürken içimizdeki kelebek ordusunu ne kimseye kulak kabartırız, ne kendimize laf geçiririz Öyle ya boşuna mı demiştir Ferudun ağbimiz "korkular da benim umutlar da" diye. Ya bir gün yeter artık deyip her şeyi siktir eder, midedeki kelebekleri özgür bırakırız. Ya da onca şeye rağmen pes etmeyip ölümden başka her şeyin mümkün olduğu hayatta "belki bir gün" diyip sürünmeye devam ederiz, yarın diye bir şey olmadığını, alıp verdiğimiz her nefeste yitip gittiğimizi bile bile...

Zordur... Çok zordur... Ama aşkın "onsuzluk" halinde durum tam olarak budur, elden gelen bir şey de yoktur hani...

16 Temmuz 2012

Konuşmayaydım İyiydi.

Beni tanıyanlar arasında bir anket yapsalar "Hangi mesleği yapamazdı?" diye sorsalar en çok oyu "Aşk Doktorluğu", "İlişki Danışmanlığı" gibi antin kuntin meslekler alacak olan Supercellmadan Selamlar Blogcum

Küçükken annem üzerimde yırtık, sökük bir şey dikerken ağzıma bir parça ip tıkar ve konuşma derdi, kesinlikle konuşma. Ben ki sene 90'larda kornet dondurmaların yeni yeni çıktığı ve öyle her bakkalın da satmadığı dönemlerde 5 dakika konuşmamam karşılığı korneti hüpletecekken, işin ucunda hayallerimin dondurması kornet varken bile daha 2. dakika da dayanamayıp konuşan bir cırcır böceği, kornet için dayanamamışım elbisem için mi dayanacağım? Laf!! Hiçbir şey konuşmasam, hiçbir şey sormasam anneme "ya ağzıma bu ipi niye tıkıştırıyorsun her seferinde kuscak gibi oluyorum, böyle ağzımın içinde solucan geziyormuş gibi oluyor" 

deyip o zamanki aklımla saçma bulduğum bu adeti neden yaptığını sorduğumda annem:

"-Mazallah bahtın dikilir, evde kalırsın,
  -Aklın dikilir salak kalırsın." 

derdi. Çok severdim bunu duymayı çocukken. Böyle bilmece gibi, tekerleme gibi gelirdi. Aklım dikilip salak kalmadım ama bahtım dikildi evde kaldım. Net. Ahh ahh ben ne bileyim üzerinde bir şey dikiliyorken konuşmanın ilerleyen yıllarda bana yol su elektrik olarak geri döneceğini. Ahh komşular ben nideyim vahhh komşular ben nerelere gideyim..

Öyle ya kelin ilacı olsa... Yok yok teselli etmeyin kesin sorun var bende. Ya içim geçti, ya da ben kendisiyle ve aynalarla barışık biri olduğum için farketmiyorum dışım geçti. Ya salağım, ya malım, ya beceriksizim, ya da bunların hepsinin tam tersinin iki katından 5 fazla. Yani bir şekilde olmuyor, olmuyor. Dert etme diyorsunuz. İyi güzel diyorsunuz da ya abilerim, ablalarım dert etmiyorum valla billa bakın yannış anlaşılmasın. Ben diyorum ki kızım Selo siktir et herkes evlenecek, o filmlerdeki gibi aşk yaşayacak, elmasının öbür yarısını bulacak, üreyecek, genişleyecek, sonra kilo alıp orası burası çatlayıp patlayacak değil ya. Sen iyisin böyle. Ee senin yerinde olmak isteyen, senin hayatına sahip olmak isteyen çok insan var. Bi o kadar kıskançlıktan fesatlanıp çatlayan da. Eee o zaman sorun ne? Sorun şu ki canikolarım: En kötüsü de tam aşkı, sevgiyi, ilişki kurma hayallerini kaldırmışken en yüksek, sandalyeye çıkmadan erişilmeyecek raflara, hiç olmucak zamanda birinin gelip onların tozunu attırması hem de şöyleee insanın ağzına bir parmak bal çalarcasına. Madem sevmeye niyetin yok "Oğlum Bak Git" vee madem almaya niyetin yok "Kardeşim almayacaksan dükkanın önünü meşgul etme" ortalıklarda kalabalık etme, gelenlere engel olma!

Böyle hani iş olcağını bilseymiş dünyaya gelmeyecekmiş tiplerden, mıymıntı, içi geçmiş, ne emmeye ne gömmeye gelmeyen tiplerden, sen hep elimin altında ol akımından ve bu akıma öncülük edenlerden, altını çizerek ve Bold yaparaktan söylüyorum bu kısmını da "
Kararsız insanlardan nefret ediyorum, özellikle de durup durup beni bulup benim karşıma çıkan ve benim de dünyada başka herif yokmuş gibi bula bula onları bulduğum, bir de bu yetmezmiş gibi kendilerinden hoşlandığım kararsız adamlardan." Topunuzun kökü kurusun inşallah. Ben yandım başkaları yanmasın. Bu lanet olası psikolojik çöküntüm de genç kızlara ibret olsun inşallah. 

Yazık lan bana, koskoca supercellmayı şu en güzel zamanlarında yalnız koyan kader, sana saydıracak çok hakaretim, çok küfrüm var birikmiş. Ama bakma acım var, modumda değilim. Ee alacağın olsun!!

Cennetteki Meleğime Mektup...

Hiç görmediği, hiç dokunmadığı, kucağına alıp kokusunu içine çekemediği halde minik yeğeninin ölümü kendisini çok derinden sarsmış Supercellmadan pek keyifli olmasa da Selamlar Blogcum

Özlenen Sevgiliye, Şizofren Babama yazdığım mektuplara bir de Cennetteki Meleğime yazdığım mektupların ekleneceğini kim bilebilirdi ki? Hayat çok garip. Öyle ki bazen elden bir şey gelmiyor en çok da buna içim acıyor...

Songül Berna'mızı hastaneden gelen acı bir haberle doğumunun 30.gününde kaybettik. Miniğimiz annesinin hastalığından ötürü içtiği onca ilaca rağmen hayata tutundu, düşmedi, erkenden bile erken parmak çocuk olarak doğdu, en zor günlerini atlattı, yaşar bu kız desek de, O'nun için birleşmiş olsa da tüm kalpler, O'nun için edilse de tüm dualar en iyisini bilen Rabbim O'nu en güzel yere Cennetine aldı. Anne babasına şefaatçi olacak müjdesini vererek.

Hayatı boyunca çok zor günler yaşamış, acı çıtası epey yüksek olan, her şeye karşı dirayetli, güçlü olan ve en kötü anlarda bile yanındakilere moral olan ben, bu olayda gümledim. Şu an her şey fasa fiso. Cenazeye hem görürsem dayanamam diye hem de bir ekip arkadaşımız yıllık izinde, işler de çok yoğun diye kalamadım. O gün birkaç saat izin aldık, ablamı, eniştemi, yeğenimi görüp işe döndüm. En zoru da ayakta durmaya mecali, konuşmaya isteği yokken insanın birilerini teselli etmek zorunda kalmasıymış. Ablam perişandı, eniştem ve yeğenim ona keza. 20 yıllık eniştemi ilk kez hıçkırıklarla ağlarken gördüm. O an bittim zaten. Tam susmuş biraz sakinleşmişken sehpanın üzerinde bebeğe her gün anne sütü sağdıkları süt pompasını ve biberonunu görünce dağıldım bu kez. Ablamlar cenaze işlemleri halletmek için miniği hastaneden almaya giderken biz de Müküyle işe geri dönmek üzere çıktık. 

Küçücük bir tabutla vermişler bebeği. O kadar küçükmüş ki tabutun içinde kaybolmuş yavrum. Sabaha karşı ölmüş. Ve ölüm işlemleri, çıkış işlemleri şu bu derken çıkışı öğleden sonrayı bulabilir diye morga koymuşlar miniğimi. Minik bedeni kokmasın diye de ilaçlayıp, çokça sarmışlar. Biz bebeği haftasonu eniştemin "bari fotoğrafını görelim n'olur çok merak ediyoruz bebeği hepimiz" diye yalvar yakar hemşireye cep telefonuyla çektirdiği fotoğraflarda gördük yalnızca. Ablam ölüsünü göremem, görsem de dayanamam dese de anne babasından daha metanetli olan yeğenim kucağına almış kardeşini, anne mutlaka görmelisin hiç fotoğraflardaki gibi değil, ölü gibi bile değil, sanki hafif bir tebessüm var yüzünde, mışıl mışıl uyuyor gibi, bembeyaz, tertemiz deyince ablam da görmüş miniği defnedilmeden önce. İyi ki görmüşüm, fotoğraflardakiyle alakası yok, melek gibiydi deyip deyip ağlıyor şimdi de. 
Anne karnında yatar gibi yattığı için küvözde, öyle ölmüş, yıkanırken bile elleri yanaklarında dizleri karnına çekikmiş, öyle yıkanmış, öyle de sarılıp gömülmüş zaten. Hamitler Mezarlığı'nın Bebek Mezarlığı bölümüne defnedilmiş Songül Berna'mız, başındaki mezar taşına adı bile yazılamadan, 1105 diye bi numara verilerek. 

Her ölüm ani, her ölüm acı, her ölüm zor elbet. Ama benim en çok içimi acıtan onun minicik bedeninin toprak altına girmesi oldu daha kucağımıza bile alamadan. O kötü haberi duyduğumdan beri gözyaşlarım ara ara geçici tükenmeleri dışında hiç dinmedi. Ne kimse sus ağlama dedi, ne de ağla ağla açılırsın. Kimse elleşmedi beni. Çalan her telefonda, iş arkadaşlarımdan birinin yanıma gelip her başın sağolsun deyişinde yine depreşti duygularım, yeniden başladım ağlamaya. Bugün Pazartesi ama sanki ben hala Perşembe'yi yaşıyorum.

Hiçbir söz teselli olmuyor bana, sırtımı sıvazlayan hiçbir el güçlü hissettirmiyor kendimi. Sadece yaşasaydı daha kötü mü olurdu, sakat mı olurdu, ömür boyu acı içinde mi yaşardı düşüncesi aklımıza geldiğinde biraz rahatlıyor içimiz bir de senin şimdi en güzel yerde en güzel şekilde olduğunu bilmek. Yine de her şeye rağmen hayatta kalmanı tercih ederdik ama Rabbim en iyisini bilir, seni yıllar sonra veren de o, tertemizken alan da o... Elden bir şey gelmiyor bazen...

Ben senin için ağlıyorum diye teyzesinin melek kuzusu Songül Berna'm, "niye bu kadar ağlıyor ki o bebek zaten prematüreydi, yaşayıp yaşayamayacağı bile belli değildi" diyen hissiz insanlar varmış. Oysa sen benim yeğenimdin, görmesem de, dokunamasam da, sımsıkı sarılıp koklayamasam da, senin için aldığımız papaları giydiremesek de o minicik ayaklarına... İnsanın yeğenine ağlaması çok normal değil midir?  Öldüğünde kedilerine, köpeklerine, kuşlarına bile ağlarken insanlar...

Seni şimdiden çok özledim teyzecim, şimdiden çok özledim seni...Anlatılamaz, tarif edilemez kadar çok.

11 Temmuz 2012

Dakikada 148 Kelime :)

Bu aralar kendini bolca Bay Z'yi düşünürken bulan, leylamsı havalarda, ayakları yerden kesilmeye hazır bekleyen ve size "yihihihuuu o da biliyorrr o da seviyoorrr" postları atma hevesiyle yanıp tutuşan Supercellmadan Selamlar Blogcum

Dün akşam, Bursalı Blogırlar gecesinde tanışıp pek bi elektirik aldığım Denizin Yıldızı Denizciğimle buluştuk. Gittik FSM Leman'a oturduk bi güzel pizzalarımızı hüplettik buz gibi kola eşliğinde. Üstüne de naneli limonata içtik ohh nefis . Gerçi şeker konusunda bonkör davranmışlar biraz revak olmuş ama ossun. Deniz de ben gibi enerjik bir kızçe. E beni zaten biliyorsunuz. Düşünün ki bu iki karakter bir alaya gelince neler olur. Bir muhabbet, bir sohbet, yükselen kahkahalar, kikirdeşmeler saatin nası geçtiğini anlayamadık valla. İstatistiğe vuracak olursak dakikada 148 kelime konuşmuşuz. Fazlası vardır eksiği yoktur. Düşünün muhabbet o kadar sarmış ki fotoğraf çekinmek aklımıza bile gelmemiş. Çok çok eğlenceli bir akşamdı. Leman'ın kasiyeri arkadaş bile biz hesabı öderkene "yahu ne kadar eğlencelisiniz tüh sizi giderken yakaladık, bir dahaki sefere kasanın yakınına bekliyorum, burda da iki sohbet edelim, gülelim, enerjinizden faydalanalım" dedi. Sağolsun delikanlı şappadanak anlayıvermiş bizim ego tatmini yapan, kasıntı, gerinti, çıkıntı tipler olmadığımızı. Bizim gibi olamayanlar ve anlayamayanlar utansın.

Denizcimle dün gündüz akşamki plan için smsleşirken teze fasilye pişiriyorum, mutfaktayım demişti. Oyoyoyoy demiştim tabi ben sıcak ev yemeğene hasret garibanım edasıyla. Bizim kızçe tutmuş saklama kabına fasilye koymuş, bi güzel folyolamış getirmiş. Bi de bozulmasın diye buzdolabına koydurmuş. Giderken aldık. Ömür boyu saklıcam o yemeği, yemicem mehehe :) Desem de inanmayın gece yarısı içim kıyıldı uykudan uyandım, uyurgezer gibi kollar önde buzdolabının önünde buldum kendimi. Bi güzel ekmeği bana bana yedim. Ellerine sağlık canımcım valla pek bi iyi geldi.



Leman'ın bardak altlıklarını çok seviyorum. Şirketteki bilgisayarımın köşesine yapıştırmıştım ilk aldığımda. İş stresinden gerilince yüzüm ister istemez asıldığı için "gülüyorum o halde varım" kafasını görünce başlıyordum kendi kendime gülmeye. Garsondan limonata siparişlerimizi verirken "bir de bardak altlığı istiyorum" deyince çocuk afallayıp şöyle bi baktı, "ayy hani sizin şu gülen surat bardak altlıklarından" deyince anladı neyse ki. Çünkü benim gülen suratım belirli periyotlarla ekranımın köşesinden yürütülüyor. Bu seferkini koli bantıyla bantladım ki kimse sökemesin. Eli açık insanları seviyorum ben ya bolcana getirmiş. Günün anısına ıslak mendilleri, peçeteleri ve bardak altlıklarını Denizle kırıştık. Hehehe.

Bu arada Deniz çok şık mercan bir bluz giymiş. Bluzuyla bir örnek de oje sürmüş. Ben hemen sordum tabi. Pastel 20 numaraymış. Napılacak? En kısa sürede o ojeden alınıp post yapılacak.

Şu gerçek hayatta kendini ifade edemeyip bir heves buralara gelip buradaki nüfusu kalabalıklaştıran, kendini başka biri gibi göstermek adına bambaşka bir insan profiline girmeye çalışan ama bi türlü o kalıpla örtüşemeyen insanların bolca türediği blog dünyasında kendim gibi, dürüst, neşeli, konuşkan, açıksözlü birini bulduğumdan ötürü epeycene bi mutluyum. 

Kadeeeer sen bana ufak ufak kıyak geçmeye mi başladın nee? Gözümden kaçmıyor değil annem. Hep böyle ol e mi! Aferim aferim. Aynı performansını aşk hayatımda da göstermen temennisiyle, Öperim, ve kafama buz gibi soğuk su döker giderim.

P.S. Buharlaşmak üzereyim. Vicudumdaki su oranı attığım tere doğru orantılı olarak tükenmek üzere. Dileğim bundan sonra ilk buharlaşan yerimin yağlarım olması. Amin :)

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!

 

supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top