27 Haziran 2012

Çocukluğumun Kabusu Derya'nın Annesi



Sene 90'lar. Günlerden bir gün. İlkokul yıllarının yaz tatilindeyiz. Mahalleden en iyi arkadaşlarım Aydan, Arzu ve Elif'le elimiz iğne iplik tutmaya, çarşıya inip boncuk almayı öğrendiğimizden bu yana her yaz tatilinde yaptığımız gibi Pınar ablaların apartmanın girişinde incik boncuktan yaptığımız bileklikleri, kolyeleri satıyoruz. Saatlerce uğraşıp ellerimizi kevgire, gözlerimizi kan çanağına çevirerek yaptığımız ürünleri satarak kazandığımız paralarla da arka sokaktaki Pide salonuna gidip son kuruşuna kadar lahmacun, pide Allah ne verdiyse yiyoruz. Öyle bi hevesle harcıyoruz ki paraları ertesi gün satacak malzemelere para bile ayırmıyoruz. Çocuk aklı işte. Ama kendi paramızla yiyoruz ağbiii havasını atıyoruz ya, önemli olan bu.

En iyi müşterilerimizse namazdan çıkan amcalar, dedeler. Adamlara zorla satıyoruz incik-boncuğu. Öyle ki bir kaç gün sonra camiye gelen cemaat azalıyor. Kesin başka camilere gidiyorlar biz peşlerine takılmayalım diye. Biz millet camiye gelsin diye o kadar çok dua ediyoruz ki onlardan çok sevap kazanıyoruz kesin. Tamam yani zorluyoruz ama hem kendi çocuklarını / torunlarını sevindiriyorlar bizden alışveriş yaparak, hem de bizi. Bu küçük yaşta ticarete atılma girişimlerimize arada bi Arzuyla Elif'in kuzeni olan Burcu da katılıyor. Bu arada Arzu'yla Elif kardeş biliyorsunuz. Tamam lan tamam nerden bileceksiniz. Bilin diye söylüyom işte mehehe :) Ufak tefek ama acayip fırlama kızdır Burcu. O zamanlar, "umarım büyüyünce durulur" diye geçiriyoruz içimizden. (Şimdi evlendi de duruldu hakkaten) Müşterilere "gel amca gelll" şeklinde sesleniyor,  hatta çoğu zaman almaya pek gönlü olmayan adamların peşinden gidiyor "N'olur alın N'olur alın" diye. Başarılı olmuyor da değil hani. Pınar ablaların apartman girişi bizim için jeopolitik önem taşıyan, müşterilere doğrudan ulaşabildiğimiz ve ev sahipleri yazları Uludağ'ın eteklerinde Hüseyinalan'daki dağ evlerine gittikleri için geleni gideni olmayan en ideal yer. Üstelik tepemizden kovayla ıslatılma tehlikesi de yok. Çünkü bizim mahallede böyle bir tehlike her zaman var. Hatta alışkanlık haline getirenlerde. (Bu karşı komşumuz Hat-Ç teyzenin hıdrellez akşamları üzerinden atlamak için ateş yaktığımızda camlarım isleniyor deyip olaya müdahale ediş şekli. Bi taşla iki kuş. Hem bizi dağıtıyor, hem ateşi söndürüyor. Yılmadan, yıllarca geleneği hiç bozmadan.) Ev sahipleri arada bi gelse de bizim ekmek parası kazanma mücadelemize saygı duyuyor, kızmıyorlar. Seviyorum lan bu insanları. Hat-Ç gibi değiller. Çocuk ruhundan anlıyorlar Allah razolsun.

Bizim tükkanın yan apartmanında oturan bi kız var "Derya". Çirkin, böyle evlat olsa sevilmez bir tip. Altına mı kaçırıyor ne hep sidik kokuyor. Üstelik sümüklünün teki bi de o parmaklar hep burunda kınn kınnn. Her Allah'ın günü gelir bizim tükkanda ne var ne yok hepsini takar, dener "annemden para almaya gidiyorum, birazdan gelip alıcam" der ve yok olur ortalıktan. Ertesi gün yine aynı uyuzluğu yapmak için gelir, hiç de almaz. Bildiğiniz Derya işte. Derya gibi annesi de tuhaf bir kadın. Ne demişler armut dibine düşermiş. Mahalleli buna kötü kadın diyor ve en yırtık komşu kadınları bile bu karıyla ağız dalaşına girmiyor. Onu görenler kapının önündeyse evlerine kaçıyor, camda olanlar içeri girip pencereyi kapatıyor o derece. Hani şu Türk filmlerinde genelev hanım ağaları olur ya meçli ve permalı saçları koca göbekleri upuzun kırmızı tırnaklarıyla ahanda o kadınların aynısı. Hık demiş burnundan düşmüş. O zamanlar biz ufağız tabi pavyon mavyon ne bilelim. Meğer kadın pavyonda çalışıyormuş.Günlerden yine böyle bir gün biz tükkandayız. Derya yine geldi yaptığımız bileklik, kolye ne varsa taktı takıştırdı. Ben bunların hepsini alacağım durun eve gideyim para alıp geleyim dedi. Bekle ki gelsin. Ben tabii ortaklardan en iricene olan olduğum için başladım Derya'ların kapıyı gözetlemeye. Hani parayı vermeden kaçarsa falan tepesine çökücem. Bi saat oldu yok, iki saat oldu yok. Biz tükkanı bırakıp Derya'ların eve baskına gidiyoruz. Para falan verceği yok çünkü sümüklünün bari sermayeyi kurtaralım. Takıların hepsini geri aldık almasına da mahallenin en çok para harcayan çocuğu Derya'nın müessesemizdeki VIP imajı zedeleniyor bir kere.

Ertesi gün yine aynı yüzsüzlüğüyle bizlere sırnaşmaya başlayan Derya'ya perdeden kafasını çıkarıp dilinin kemiği olmayan Burcu "Ben annenle babanı yatakta lahmacun yerken gördüm" demez mi! Bizim sümüklü burnunu çeke çeke ağlaya ağlaya eve gitti. Meğer onun derdi annesine söylenen laf değil, lahmacunu onsuz yemeleriymiş bunu da çok sonra anladık. Aradan bi beş dakka ya geçti ya geçmedi bizim tükkanın önünde dev bir gölge belirdi. Kafamızı bi kaldırdık ki ne görelim: "Derya'nın annesi" amanennn. Hepimiz 3,5 atıyoruz tabi. Özellikle de tükkanın sokağa yakın tarafında Aydan'la ben.  Tahmin ettiğiniz üzere kurban biz olduk ve kadın artık tırnak olmaktan çıkıp pençeye dönüşmüş o upuzun boyalı tırnaklarıyla bizim yüzümüzde kendince güzel bir desen çizerek bi güzel yoldu. Biz yolunan yüzümüzün acısıyla ve olayın şokuyla ne olduğumuzu anlamaya çalışırken Burcu topuklayıp ortalıktan toz oluyor. Fırlama olduğu kadar zeki de sıpa! Çünkü bu arbedenin yaşanmasına sebep o. Kadın hırsını alamadı çünkü onu arıyor köşe bucak, biliyor ki eline geçirirse onu da yolacak. 


Biz elimizde buz torbalarıyla tükkandaki ıvırı zıvırı toplayıp evlere dağıldık. Annem Burcu'ya bizim sokağa girmeyi yasakladı. O da bir hafta on günlüğüne ananesine kalmaya gitti. Ve o günün hasılatından kişi başına düşen 2.700 TL'yi teyzesiyle aldırdı. Üstelik annemden Derya'ların kapısına gidip kadın kadın sen kim oluyorsun da benim kızımın yüzünü Piri Reis'in dünya haritasına çeviriyorsun demesini beklerken annem: "beni o kadınla muhatap etmeyin, sataşmayın bir daha o kıza da, gördüğünüz yerde yolunuzu değiştirin" deyip tereyağından kıl çeker gibi çekildi durumdan.  Biz zedelenen esnaf imajımız, komşu çocuklarının diline düşmüş olmamız nedeniyle bir süre tükkanı açamadık. Home ofis çalıştık. Her şeyin eskisi gibi olmasını çok istiyorduk ama Aydan'la benim suratlarımıza mafyaya karışmış adamların suratlarındaki faça izi gibi kazınan beş tırnak iziyle bu pek de mümkün değildi... 

Bir musibet bin nasihattan iyidir atasözünü gerçeğe dönüştüren bu olay sayesinde yolunduk molunduk ama bütün gün tepemizde burnunu çeken sidikli Derya'dan da kurtulmuş olduk.


O gün bugündür ne zaman Derya diye biriyle tanışsam hemen aklıma yolunan yüzüm ve o kabus gün gelir, korkarım.... Haksız da sayılmam hani :)

Aydan, Arzu, Elif ve Burcu'ya ithafen....

26 Haziran 2012

Yumuşacık, Parlak Bir Ten İçin Johson's Baby Bedtime Bebek Yağı

Arkadaşlarımın cildimin nasıl parlak göründüğü sorusuna işte cevabım:

Duştan çıkmadan önce tüm vücuduma avuç içime bir miktar döktüğüm bebek yağını uyguluyorum. Yapış yapış hissi vermemesi ve cildimin yağı emmesi için vücuduma son bir kez su tutuyorum. Özellikle yaz mevsiminde güneşe, toza ve dış etkenlere daha fazla mağruz kalan cilt mat ve cansız görünüyor. Bu işlemle hem parlak hem de yumuşacık bir cilde sahip olabilirsiniz taaa ki bir sonraki duşa kadar.. E benden söylemesi ;)

P.S. Ben Johnson's Bedtime'ı kokusundan ve dinlendirici özelliğinden dolayı tercih ediyorum. Ancak farklı markaların da güzel kokulu ürünleri tercih edilebilir.




25 Haziran 2012

Karışmayan Örgü Yumakları İçin

Örgü örerken akmayan, karışmayan yumaklar için...


5. Ayı Devirirkene


24 Ocak 2012'de başladığım sen maceramın 5.ayındayım...


Hayatıma renk katan, küçümencik dünyamı büsbüyük yapan canım blogum;
Bu postu sana Uludağ'ın eteklerindeki Saklıbahçe'de üzerimde neredeyse yok denecek kadar az bulunan negatif enerjiyi atmak için ayakkabılarımı çıkarmış, çimenlerle temas ve sineklerle mücadele halinde minder keyfi yaparken şeyettiriyorum.

Mekana az önce bi gelinle damat geldi. Kendilerine acınası gözlerle bakarak "eğer nikahı kıymadıysanız vazgeçin, evlenmeyin, hayatının hatasını yapıyorsunuz!" diye seslendik ama tabisi de içimizden. Gelin hanım pek bi şıngırtılıydı. Parmağında yüzükler kolunda bilezikler. Arnavut gelini olma ihtimali yüksek. Neyse kendilerine mutluluklar dileyip gölgede bir masa arayışına koyulduk. Bizden az geride yeni gelmiş ve bakışlarından muhtemelen bizim gözümüze kestirdiğimiz masayı kesen bir çift. Çaktırmamaya çalışarak -o nassı olacaksa- koşarak masayı kaptık ve kendimizi minderlerin yumuşaklığına bıraktık. Bu arada geride kalan çifte zafer bakışı atmayı da ihmal etmedik mehehehe :)


Karşı masada dik gelen güneş ışınlarına ve koyu renklerin sıcağı emme özelliğine aldırış etmeden baştan aşağı simsiyah giyinen başörtülü bir hatun. Kendisine göre güney batısında kalan köşe masadaki hatuna bilenmiş olmalı. Nasıl kesiyor kadını bi görseniz. Sanırsınız ki kan davalısı. Benim bu nalet bakışları gördüğümü görene kadar bakışlarımız üzerinden çekmedim. Görünce morardı ve karşısında konu mankeni gibi oturan çiroz arkadaşına bakarak bir şeyler söylemeye başladı.


Hemen solumuzda dip zamanı gelmiş platin röfleli saçları ve şal desenli elbisesiyle yirmili yaşların son demlerini yaşayan bir hatun ve maço olduğu her halinden belli sevgilisi. Herif şu anda çaktırmadan kızın sol poposunu dairesel hareketlerle elliyor. Ama bizden kaçar mı lan!! Her fırsatta kafalarını arkaya doğru çevirerek şapur şupur öpüşüyorlar. Özenmedim değil hani. Bi on-on beş dakika böyle öpüşüp elleşerek geçiyor ve yeni evli oldukları her halinden belli olan bir çift daha katılıyor masalarına.   Düğün ve balayı maceralarını anlatıyorlar mekandaki herkesin rahatça duyabileceği bir sesle. Sanırsınız ki  Cambridge Dükü William ile Cambridge Düşesi Catherine'nin düğünü. Anlat anlat bitiremiyorlar. Ben yoruldum lan dinlerken. Öööğğğrrrkkkk.


Sol tarafımda Bahar Minderlerden kendine koltukumsu bir şey yapıp kaykılmış durumda dünki bizim şirket pikniğinde çektiği fotoları işliyor. Arada bi kendi kendine konuşup kikirdiyor. Bi de üzerine konan sineklerle böcekleri kovalıyor sesini küçük şımarık bir kız çocuğu gibi yaparak. Normal değil bu kız benim diğer bütün arkadaşlarım gibi. Mehehhe :)

Saklıbahçe'nin az ilerisinde Gönlüferah otelde bir sünnet cemiyeti var. Çocuğun pipisi düğün esnasında kesiliyor belli ki. Hoca tekbir getirdi ve bir sessizlik oldu. O an kesilmiş olmalı. Demek ki ailesi önceden kestirip düğünde rahat etme modasına uymamış, gelenekleri bozmamış. Bu arada belli ki hoca iyi para almış nasıl bir içtenlikle okuyor anlatamam. Biz de bi yandan mevlüt dinliyoruz bir yandan mekanda çalan Pembe Panter çizgi filminin soundtrack'ına benzeyen çıstak çıstak müziklere eşlik ediyoruz . Çarpılmamız an meselesidir. Allah'ım sen koru. Çarpılmanın hiç sırası değil şimdi. Amin.


Bu arada Bahar'ın Profeyşınıl Canon 400D fotoğraf makinasına yavşıyorum. Çaktırmayın. Ehehehe :)

Gelelim ilk 5 ayın özeti (Tabii buna özet denirse :P)

*Özel hayatımda atraksiyonsuz geçen koca bir kış mevsiminin miskinliğini üzerimden atmış olacağım ki daha Cuma akşamı gittiğimiz Tabipler lokalinde kırmızı gömlekli selvi boylu biriyle kesiştik bol bol. Bu konuyla ilgili gelişmeleri ve hikayenin tüm detaylarını ilerleyen günlerde bilahare paylaşacağım. İlerlerse eğer :P.

*Bi türlü istikrar sağlayamama rağmen diyet ve keyfekeder yaptığım sporla 4 kg verdim. Kısa günün karı. Allah bereket versin.



*Blog konusunda her geçen gün kıskananları çatlatacak başarılar elde etmeye devam ediyorum. İlk 3 ayda gösterdiğim başarıyı epeycene bi katlayarak supercellma 5 ayda 25565 sayfa görüntülenmesi, 119 yayın, 231 izleyeni iftaharla sunar. Birkaç gün post göndermeyince süper selmaa yeni postu bekliyoruz dört gözle,2 günde özledikk :)))  diyen sevenlerim var gün geçtikçe çoğalan. Bunlardan biri de sevgili Cyrstalll. Öpüldün bebeyim.


Beni, yaptığım şeyin çok iyi bir şey olduğuna inandıran, desteğini, sevgisini sürekli hissettiren ve iyi dileklerine, dualarına beni de dahil eden herkese tekrar teşekkürler. 


Geleneği bozmayıp aradan geçen 2 ayda aramıza dahil olan en supercellmaseverleri de seçtim. Bakalım kimler olmuş:


Biricit, Kantemori, Shirin Serkan, Denizin Yıldızı, Kutsal Umay için kocaman bir alkış istiyorum!

Öyleki Biricit; O birr kapıdan kovsan bacadan giren, O birr Twitır, Feysbuk, Sıkayp Allah ne verdiyse tüm iletişim imkanlarını kullanıp benimle iletişen, O birr yazdığım 5 mim yazısının 4ünün göndericisi, o birr Mimler Kraliçesi ve o birr kii üççç Ortadoğu ve balkanların en çok ödül alan Blogstar.

Kantemori'yi anlatmaya gerek mi var benim için beni anlatan süper bir yazı yazmış aaa böyle insanlar hala varmış dediğimiz bir arkadaşımız. Bu yazılan çizilenler hariç, yorumlarını da eksik etmediler hiç blogumdan eksik olmasınlar. 



Shirin Serkan'la bir arkadaşımızın bloguna yaptığımız yorumlar sayesinde tanıştık. Bir kadın sitesi olmasına rağmen Cosmoturk'teki yazılarımı bile takip eden hakkaten sıkı takipçi diyebileceğimiz biri. İyi ki varsın Serkancığım :)


Ve Deniz. Denizin Yıldızı Onunla da Bursa'lı Bloggerlar buluşmasında tanıştık ve ne güzeldir ki hemen karşısında oturup kendisiyle her şeyden bolca sohbet etme şansı bulduk. Sonrasında yazışmalar, beğenmeler, yorumlarla iyice sağlamlaştı bu arkadaşlık. Geçenlerde Cengiz Semercioğlu'nun Iyi blog yazarlari ariyorum... Her konuda iyi yazan bloggerlari bana tavsiye edin... Onlara surprizim olacak... tweetine beni bu şekilde önerebilecek kadar yazılarımı seven ve keyifle okuyan Allah herkese nasip etsin diyebileceğim kendi blog paylaşımları da keyifle okunası bir blogger arkadaşım.

Ve finalde Kutsal Umay... Takipçi listeme girdiği günden beri sürekli ben buradayım bak seni izliyorum hissini veren kendisi de pek yetenekli bir blogger arkadaş. "Süperim" diye hitap ediyor bana ve her fırsatta severek okuduğunu da ekliyor...

Hayatımızdaki en değerli şey olan zamanlarını yazılarımı okuyarak geçiren, hakkını vererek beni anlamaya çalışan, yorumlarını, ilgisini, sevgisini hissettiğim, hiç tanımasam da, görmesem de bana uzattığı elini hep hissettiren başta bu arkadaşlar olmak üzere herkeşlere çok teşekkürler. Siz beni sevdikçe hep burada olacağım, paylaşacağım...

Çüsss... Öpüldünüz!
Ekmek parası derdine düşen Selo kaçar :P







20 Haziran 2012

Şizofren Babama Mektuplar Vol1

Babası hayatta ve aslında onları terk etmiş olmamasına rağmen hiç babalar günü kutlayamayan, bir babalar gününü daha yazılanları, çizilenleri, alınanları, verilenleri boğazında bir yumruk gibi biriken özençleriyle ve göz pınarlarında biriken gözyaşlarıyla geçiren Selo kişisinden kendisine pek yakıştırılamayan buruk haliyle Selamlar Blogcum

Sen yenisin bilmezsin. Günlüğüm bilir. Biliyor musun blog ben hiç babalar günü kutlamadım. Bir babaya ne hediye alınır, ona nasıl sunulur, verilirken neler söylenir, bir babaya nasıl sarılınır, kollarında nasıl güvende hissedilir, babalar nasıl özlenir bilmem. Baba şiirleri hep anlamsızdır benim için. Yeri hiç olmamıştır hikayemde. Ben, babaların saçlarını okşadığı, elinden tutup birlikte bir yerlere gittiği, doğum günlerini istediği en güzel hediyeleri alıp kutladığı, kutlamayı bırakın hatırladığı, mezuniyetleriyle övündüğü, karnelerini ödüllendirdiği, babalarının geleceğini her şeyin önünde tuttuğu ve gece uyurken öpüp kokladığı çocuklardan olmadım ben hiç, olamadım.

Şizofreniyle tanıştığımda sokakta kova-kürekle oynadığım yaşlardaydım. Belki dört, belki beş. Taş çatlasın altı. İlkokula bile başlamamıştım henüz. Ne bu hastalığa dair bir fikrim vardı, ne de hayatımızı nasıl etkileyeceğine.

Bir sonbahar günüydü. Hava gri ve sıkıcıydı. Ama kısa pantolonlarımız ve kısa kollu tişörtlerimiz içine sabunlar serpilmiş şekilde hurçlara koyulup, dolaplardaki yerlerini almamıştı henüz. Ben yine karşı sokaktaki boş arsada tozun toprağın içinde oyun oynuyordum arkadaşlarımla. Üzerimde çok sevdiğim için kirlense bile ertesi gün yine giymek için her türlü yaramazlığı yaptığım pembe tişörtümle annemin mavi basma kumaştan diktiği dizleri lastikli o zamanların renkli paçalı donu, şimdilerin kaprisi vardı. Küçüktüm blog, çok küçüktüm. Barajın ne olduğunu bilmiyorduk ama baraj yapıyorduk. Nerden duyduysak artık. Sokağa bir polis minibüsü geldi ve bizim kapının önünde durdu. O zamanlar polis arabaları siyah beyazdı. Beyaz önlüklü bir doktor ve birkaç polis inip bizim eve girdiler. Hevesle oynadığım oyuna devam ettim. Çünkü polisler kaka insanları almaya gelirlerdi ya korkulacak bir şey yoktu. Az sonra babam iki yanında polis ve ellerinde kelepçeyle birlikte sokak kapımızın önünde belirdi. Kalakaldım. O şaşkınlıkla saatlerdir uğraşarak yaptığımız barajın üzerine basarak koşmuştum eve doğru ama minibüs çoktan hareket etmişti bile babamı alarak. Kafamı apartmandan içeri uzattığımda annem merdivenlerde ağlıyordu. Neler olup bittiğini anlayamamıştım. Babam suç olan bir şeyi yapmışsa o beyaz önlüklü doktor neyin nesiydi? Dizden aşağı dermansız kalan bacaklarımla yavaşça merdivenleri çıkıp annemin yanına gittim. Daha birkaç gün önce yediği dayakların izleri duruyordu anneciğimin hem bedeninde, hem ruhunda. Evet babam annemi de bizi de döverdi sürekli. Ama babalar hem döver hem severdi ya bize kalkan tüm eller, tüm tokatlar normal bir şeymiş gibi kazınmıştı hafızamdaki çocukluk bölümüne. Peki ama döven baba neden hiç sevmiyordu? İşte bunun sorusuna hiç cevap bulamadım blog.

Karısını ve çocuklarını dövmek miydi yoksa babamın polisler tarafından evden götürülmesine sebep hala bilmiyordum. Annem "git oyna yavrum" dedi. İtiraz etmedim. Annem bir şey söylediğinde ikiletilmesinden hoşlanmazdı çünkü hiç. Az önce merdivenleri çıkmaya derman bulamadığım bacaklarımla koşarak birkaç dakika önce yarım bıraktığım oyunuma, yanlışlıkla basarak geçtiğim baraja doğru başlamıştım ki adımlarımı atmaya, karşı arsadaki arkadaşlarımdan gelen "Selma'nın babası deliiiiiii Selma'nın babası deliiiiiiii" sesiyle irkildim. Kovamla küreğimi aldım. Az önce farkında olmadan bozduğum barajı bu kez terliklerimden içeri çamur gireceğini ve annemin kızacağını bile bile tekmeleyerek bozdum. "Benim babam deli falan değil tağam mı. Deli değil benim babam".... Onlara karşı neden apar topar götürüldüğünü bilmediğim babamı savundum savunmasına ama daha arkamı döndüğüm anda başlamıştı gözlerimden yaşlar akmaya ve galiba dedikleri doğruydu. Kapının önüne rahmetli dedemin zamanın şiddetli selleri eve girmesin diye yaptığı setlerden birinin üzerine oturdum şaşkın, mutsuz ve olan biteni anlamaya çalışarak dalgın gözlerle etrafıma bakınıyordum. Baba benim babamdı ama onunla ilgili benim bilmediğim bir gerçeği arkadaşlarım biliyordu. Hayata belki de ilk o an kızmıştım blog, her şeyden en son benim haberim olduğu için.

Bir doğum lekesi gibi hayatımıza yapışan bu gerçek günler geçtikçe, ben büyüdükçe küçülüp yok olacağına daha da belirginleşip, daha da derinleşiyordu sanki. Çocukluğum, ergenliğim babamın her sonbaharda daha da azıtan hastalığı yüzünden acı içinde geçti. Sonbaharları bu yüzden sevmem hiç. Hafızamda hayatıma dair hatırladığım en eski kalıntılar olan babamın bir sonbahar günü Bakırköy'e götürülüşü hikayesi her yıl tekrarlanıp durdu. Manzara hep aynıydı, feryatlar, gözyaşları, babamı alıp giden minibüsün arkasından bakışlar hep aynıydı. Bir tek zaman değişiyordu, bir de polis minibüsüyle polisler ve doktor. Biz hep bir aile olamamanın, babamıza evimizin direği diyememenin burukluğuyla, arkadaşlarımızın babası deli çocuklar diye dalga geçmeleriyle, çevremizin, konu-komşumuzun bize acıyarak bakmalarıyla büyüdük. Evet seneler öyle ya da böyle geçti. Hayat devam etti. Biz şizofren baba gerçeğini kabullendik ama üstü başı oyun kokan, baba sevgisine hasret çocukluk günlerimiz hep gözyaşıyla, hep boynu bükük geçti. İçinde babamız olan minicik ve gerçekleşmesi mümkün hayallerimiz hiç gerçekleşmedi. Babamızla Bakırköy'de kaldığı zamanlar hariç aynı çatı altında ama ona dünyanın öbür ucundaymışız gibi uzak büyüdük. Babam bize hiçbir şey vermediği gibi bizden çok şey alıp götürdü. Hepimize hayatımızın sonuna kadar sırtımızda taşıyacağı izler bıraktı. Hep önümüze çıkacak ve binlerce isyan saydıracağımız izler. Biz normal bir aile olmayı, normal bir babanın çocukları olmayı isterdik blog, annem de normal bir adamın karısı olmayı elbette. Ondan tek istediğimiz tedavi olup bize el uzatması, hayata bizle beraber tutunmasıydı. O bunu hiç yapmadı. Belki de yapamadı bilmiyorum. Elbette bu hastalık onun seçimi değildi, kim isterdi ki şizofren olmayı?

Ömrüm boyunca hiç kutlamadığım babalar gününü mü geri getirmek zor, yoksa girdiği birçok oyundan babası deli diye ağlatılarak atılan, oyun oynamak yerine  merdiven altlarında, sokak köşelerinde ağlayarak geçirdiğimiz çocukluk günlerimizi mi?

Söylesene blog, hangisi daha zor?

18 Haziran 2012

Mim - Takıntılar

Efendıığğğmmm gün geçmiyor ki blogır arkadaşlarımdan biri tarafından mimlenmeyeyim. Allah razolsun eksik olmasınlar tabe, blog dünyasında sevginin bir göstergeçidir bu mim olayı. Çok datlu izleyicim Kutsal Umay mimlemiş bu kez de. Egzotik kokulu oda parfümü şeklindeki teşekkürlerimi fışkırtıyorum. Bence bu mim olayı blogun trafiğinin artması, izleyicilerin bizi tanıması açısından çok faideli ve baştan sağılmaması gereken bir olay. Buyrun ahanda Ramazan pidesi gibi dumanı tüten yeni mimimiz: "Buyur burdan tanı" (canınız çekti dimi? mehehehe benim de çekti valla.)


Takıntıların var mı? Yoksa kim takar takıntıları sallamışım dünyayı modunda mı yaşarsın hayatı..

Şarkısı

Ben güzele güzel demem takıntısı olmayınca! Pehhh iğrençti biliyorum. Takıntısı olmayan kim var aramızda parmak kaldırsın? Yok di mi? Heh ben de öyle düşünmüştüm. Çünkü takıntısı olmayan insan yoktur bebeyımm. Olabilemez yani. He kimi buna batıl inanç der, kimi alışkanlık der, kimi takıntı der, kimi de entellektüel davranıp obsesiflik der. Neyse ne, hepsi aynı bokun laciverti. Ne çok takıntılıyım ne çok umursamaz. Ama ben takıntıları olan biriyim. Ancak bunlar benimle özdeşleşen şahsıma münhasır alışkanlıklar boyutunda. Hastalık boyutuna geçmeyen cinsten. Allah geçirtmesin. Amin. (En sonuncu eski sevgilim Obsesif Kompulsifti çünkü. Ay çekilir çile değil ya)

Kokular konusunda takıntılıyım. Duş yapamadığım gün, bi de pudralı koltukaltı deodorantımı ve Kenzo Leaupar'ımı sıkmadığım gün kendimi kötü hissederim. Yanımdaki kişi/kişilere arkadaşım, iş arkadaşım, annem artık kim varsa o anlık kurbanım ben ter kokuyor muyum yaaee? diye sorarım sürekli. Tabi kolumu kaldırıp gel kokla şeklinde değil. Ohaa. Sadece hani benden sana doğru rahatsız edici koku geliyor mu şeklinde. Bu konuda birkaç kez gırtlaklanmaktan son anda kurtulduğumu söyleyebilirim. Yeter artık Selooo mis gibi parfüm kokuyorsun, ter falan kokmuyorsun baydın yaa!! şeklinde isyan tepkileri zaten hep duyduklarımdan. Mihri, Mükü, Aslıcan ve annem en çok isyan çıkaranlardan. Koku bence kişilerle özdeşleşen şeylerin başında gelir. Bu yüzden hassasım bu konuda.

Balık, lahana, karnıbahar gibi yemeklerin kokusu pişen ortama yayılmışsa o yemekleri yiyemem. O yüzden evde balığa karşıyım. Lahana ve karnıbahar ise piştikten bir kaç saat geçip ev havalandırılmışsa yiyebilirim ancak. 

Çok ekstra durumlar dışında makyajımı temizlemeden yatmam.
 Zaten en çok parayı cilt bakım ürünlerime, parfümlerime ve deterjanlara veriyorum. 
Tırnaklarımı havalandırdığım dönemler hariç ojesiz gezmem. Kolumda saatim ve tırnağımda ojem yoksa kendimi çıplak gibi hissederim. 

Renkli bir alt giydiysem, düz renk bir üst giyerim ya da renkli bir üst giydiysem düz renk bir alt. Kıyafetlerimin renk ve tarz uyumuna dikkat ederim. Öyle ne bulursa üstüne çekip dışarı çıkan biri değilim, ayna karşısında döne döne bakarım şööyyleee bi kendime. Ben beğenip giydiysem de kimsenin ne düşündüğü kıçımda değildir.

Çamaşırları makinaya katlayıp koyarım. Yıkama bittiğinde silkeleyip sepette ya da sandalyenin üstünde bi süre bekletirim. Donlarım, pantolonlarım, havlular, örtüler vs. dışında her şeyi kıyafet askısıyla asarım. Böylece kırışmazlar, ipten alır katlar yerine koyarım ve ütüden yırtarım. İllaki ütü isteyen kumaş pantolon, gömlek vs. mutlaka ütüler öyle giyerim. Balkonum yeni çamaşır asıldığında küçük bir butik gibi oluyor. mehehehe :) Nevresim, havlu ütülenmeden kullanılmaz benim evimde. Yumuşacık hissi almam lazım kumaşta. He ütüye de kaynamış su koyarım. Çeşme suyu kullanmam kattiyyen. 

Mutfakta ister temizlik yapayım, ister yemek mutlaka önümde önlüğüm, başımda tülbentim vardır. Yalnız yaşayan biri olmama ve wc mi misafirlerim dışında yalnız ben kullanıyor olmama rağmen her gün yıkarım. İlla Cif kokacak o tuvalet-lavabo. Mutlu oluyorum abi. Evim dışında bir yerde wc kullanacaksam silmeden oturamam, çoğu zaman silsem de oturamam. Tutarım eve gelince yaparım.

Yatağımı, yastığımı kimseye vermem. Başkasının kullandığı havluyu bardağı kullanamam. Ailem bile olsa. Bu konularda aşırı takıntılıyım. Her gün kesinlikle çamaşır değiştiririm. Bir kere giydiğim tişört, elbise, çorap direk kirli sepetini boylar. Pantolonlar, etekler konusunda biraz daha insanlıklıyım. Kıyafetlerim giyilmekten değil, yıkanmaktan eskiyor zaten. :S

Sigara kokusundan nefret ederim. Sigara içilen bir ortamdaysam o kıyafetler hemen kirli sepetine girer, ben de banyoya. O saçlara sinen sigara kokusu kadar iğrenç bi'şey var mıdır yahuu!! Evimde sigara içilen tek yer balkondur. Evin içinde içirtmem. Keserim 62 TL'yi!! :) Yazın terlemeyi, kışın donmayı göze alıyorsanız buyrun balkonda içebilirsiniz. 

Çayımı şekersiz ve limonlu içerim. Sadece Coca-Cola içerim. Pepsi asla içmem. Buzlu çaylardan da sadece Ice-Tea. Öyle Nestea'ymış, Fuse Tea'ymış fasa fiso. Ağzıma sürmem.

İş yerinde yaptığım her işi dönüp kontrol ederim. Ama bana göre bu iyi bir şey. Operasyon işiyle uğraşan biri olduğum için aynı anda birden çok, hatta epey çook işle uğraşıyorum gün içinde. Geri dönüp kontrol etme takıntım sayesinde atladığım, unuttuğum bir şey olmuyor. Aceleyle yaptığım bir işte hata yapma ihtimalini de yok ediyor.  Bir yerde otokontrol sağlıyor ya da anımsatıcı oluyor bu yönüm. Kendi kendime sağlama yapmış oluyorum. Bir kargo poşetinden evrak almışsam içinde başka bir şey kalmış olma ihtimaline karşı poşeti ters çevirir çöpe öyle atarım. Bir mail gönderiyorsam ekini kontrol ederim, yazıcıya bir şey yolluyorsam sayfa ayarına illa bi bakarım falan filan. Ha bi de resmi bir evrak yazdırmıyorsam mutlaka müsvette kağıda basarım. Tek tarafı kullanılmış kağıtların çöp diye buruşturulup atılmasına karşıyım. 

Hayatımın her alanında düzenliyimdir. Evimde de işyerimde de dolaplarım, çekmecelerim her daim toplu ve düzenlidir. Ama canım istedikçe. Şöyle ki bazen tırnağımı sildiğim asetonlu pamuğu, kulak çubuğumu, saçlarımı taradığım tarağı olduğu yerde bırakırım. Bazen bulaşıkları da bir sonraki güne bırakabilirim. Yani canım istemiyorsa, yapacak enerjim yoksa takıntı olmaktan çıkabilir düzenli olmak. Bunlar istisnadır ve istisnalar kaideyi bozmaz.


Evde yerleri paspaslamışsam ya da halıları silmişsem kuruyana kadar üzerine basmam, bastırtmam. Yalnız yaşayan biri olarak bu şimdilik kavga çıkarmayan bir takıntı.

Özel hayatımda plan program yapamama takıntım var. Planlı yaşayan biri değilim. Böyle olmayı yaptığım her plana çelme takan kader sayesinde öğrendim. Spontane yaşıyorum. En güzelidir. En uzak planım bir sonraki gün içindir. Çünkü gerçekleştiremezsem, söz verip tutamazsam bu supercellma'ya yakışmaz.  Zorunlu olarak tatil, yıllık izin, düğün vesair durumları planlamak bile geriyor beni.


Yerdeki karo, kalebodur her neyse çizgilerine basamama takıntım var. Bu yüzden iki büyük bi küçük adım atarak yürürken sarhoş biri gibi hareket ediyor olmam söz konusudur.

Evden çıkarken geri dönüp tüm prizleri tek tek kontrol ederim. Saç düzleştiricim prizde değil tik, vantilatör değil tik, laptop değil ona da bir tik, tamam çıkabilirsin. Aaa dur ocağı kontrol et, vanayı kapat, kombiyi kapat. Balkon kapısını kontrol et kilitli mi değil mi? Tamam şimdi oldu, çıkabilirsin. 
Evet bi de yazdığım mim yazısında birilerini mimlemek gibi bir takıntım var. Kimlermiş onlar? Hadi hep birlikte öğrenelim.





   ♥ Rüzgar'a doğru ♥                 
   

Haydin rassssgeeleeeeeee :P


15 Haziran 2012

Parayı temizliyormuş

Karganın henüz bokunu yemediği saatlerde işe giden biri olarak işe giderken öyle simit, poğaça falan pek alamayan genellikle iş arkadaşlarının poğaça ve simitlerine yavşayan Supercellmadan Selamlar Blogcum

Kahvaltı için bir şeyler alamıyorum çünkü ben işe giderken pastane ustası hamuru fırına daha yeni vermiş falan oluyor yani! Ancak yol üstünde bir yere uğrayıp alırsak alıyoruz arada bi. Geçen perşembe servisi kaçırdım, bunu fırsata çevirip hem kendime hem de iş arkadaşlarıma karaköy poğaçası alayım, sıcak sıcak çayla iyi gider dedim. Kent Meydanı'ndan otobüs kartıma yükleme yapıp az ileride bi pastaneye yöneldim.
Kasada duran adama "10 tane Karaköy" dedim.
"Hemen" dedi başladı tezgahtan alıp pakete koymaya. Bu ana kadar her şey normal.
"Ne kadar?" dedim.
"3 Lira" dedi. Uzattım parayı. Az önce poğaçaları tuttuğu eldivenli eliyle aldı parayı.
"Bi saniye onu geri verir misiniz" dedim. Hiçbir şey demeden geri uzattı parayı.
"Ben vazgeçtim almıyorum" dedim.
"Deli misin nesin ya! Dalga mı geçiyorsun?" dedi.
"Yoo gayet ciddiyim! Az önce poğaçaları tuttuğunuz eldivenli elinizle şimdi de parayı da tuttunuz. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Ne kıymeti kaldı ki o eldivenin? İş mi yani?" dedim.
Sanırım sesimin tonunu epey yükselttim farkında olmadan -gerçi normal hali de pek kısık sayılmaz ya- adam işi kendi kapasitesince espriye vurdu: "Parayı temizliyoruz işte fena mı!" dedi. Yaptığı şeyin yanlış bir şey olduğunu düşünüp kusura bakmayın deyip utana sıkıla olayı toparlamasını falan bekliyorum ben bi de. Ne safım ya! Nasıl küfredesim geldi var ya o an! "O parayı sözde hijyen için takılan eldivenli elle tutmak da, yaptığınız şeyin yapılmaması gereken bir şey olduğunu bildiğiniz halde safa yatmanız da, bi de sanki ben terbiyesizlik etmişim gibi bana deli misin kızım sen? demek size hiç yakışmadı. Hijyenik pastane ya burası, bakın elimize eldiven geçiriyoruz, mamüllere elle temas etmiyoruz, itinayla çalışıyoruz imajı vardı kafamda burasıyla ilgili ta ki o eldivenle para pişti olana kadar! Allah size benim gibi gözü açık, sağlığını riske attırmayacak bilinçli ama size göre terbiyesiz müşteriler versin de en kısa sürede kilidi vurun dükkana. Ayıp ya valla ayıp! deyip çıktım. Ben adamla didişirken dükkandaki diğer müşterileri farketmedim, umurumda da değildiler zaten. Çünkü kahramanlık taslamak için yapmamıştım bunu. Bu aslında birçoğumuzun karşılaştığı ama ses çıkarmadığı bir durumdu, benimse asla sessiz kalamayacağım. Ben zaten cesur bir kızım, supercellmayım. Sadece karşımdaki "yaşı itibariyle adam" farkında olsun diye yapmıştım ama boşuna kıstım sesimi sabah sabah. Ne umutlarla girdiğim Pastane Uğur Dündar'ın Arena programında karşılaştığımız pislik yuvası imalathanelerden biri oluvermişti kafamda. Çünkü eldiven olayına dikkat etmeyen bir adam hamuruna mı dikkat edecekti? Polyannacılık oynayacak değilim hiç. Ben çıkarken adam dükkandaki diğer müşterilerin tavrımı doğruluyor ve hatta birkaçının alışveriş yapmadan gerisi geriye çıkıyor olmasından ötürü muhtemelen baya saydırmıştır arkamdan. Kulaklarım baya bi yandı. Hatta otobüse binince annemi ve ebemi arayıp soracaktım kulaklarınız çınladı mı diye de neyse siniri saman alevi gibi çabuk geçen biriyim unuttum gitti...

14 Haziran 2012

Parmak Çocuk Teyzesi Oldum!

Aklına estikçe kafasına göre yazan ve hayatında olup biten ne varsa burada paylaşmaktan mutlu olan Supercellma parmak çocuk teyzesi oldu. 
Sevgili Blog ve her geçen gün giderek çoğalan sevenlerim,

Kaderde 6 ay 6 günlük 600 gram bebek teyzesi olmak da varmış. Ablam salı gecesi sağlık problemleri nedeniyle  sezaryenle erken doğum yaptı. Bebecik şimdi küvözde, damar yoluyla besleniyor ve solunum desteği alıyor. Doktoru, "kız çocukları daha dirayetli oluyor, hayata daha sıkı tutunuyorlar, yaşar bu kız" demiş.  Ablam 20 yıldır epilepsi hastası. Her gün içtiği bi dünya ilaca ve 6 aydır kesilmeden devam eden kanamasına rağmen kaybetmedi bebeğini. Allah ömür verir de yaşarsa ismini Mucize koyacağım diyor. Hayırlısıyla kucağımıza alacağımız günü görmek nasip olsun inşallah. Dualarımız bebecikle...

Durum Raporu: Çekiliş Aşkına! :)

Kızgın kumlardan serin sulara atlama hayalleri kuran ve bu hayali bir çoğunun içinde patlayan pek değerli sevenlerim ve sizin gibi nadide insanlarla iletişmeme vesile olan antidepresan etkili sevgili blogum,

Bu; "supercellma çekiliş yaptı ama bakınız arka planda harıl harıl çalışıyor, listeler hazırlıyor, yan gelip yatmıyor" postudur. Bugünün işini yarına bırakma mantığındaki supercellma kolları sıvadı; Çekiliş postuna gelen yorumları, Twitter takiplerini, Facebook beğenilerini Outlook'unda klasörlere ayırdı. Her yorumu tek tek kontrol etti, kim kaç çekiliş hakkı kazanmış profeyşınıl bir Excel listesi oluşturdu, eski takipçilerle yeni takipçileri ayırdı. Niye? Eğer bu soruyu sorduysanız çekiliş postumu tam okumamışsınız demektir. Dönüp okuyun sizi tembeller :P

Mmmm iyi iş çıkardım peeehhh!! Geriye sadece çekilişe bundan sonra gelen ilave yorumları eklemek ve çekiliş günü son bir kontrol yapmak kalıyor. Süperim lan hakkaten! ihihihiih *_*

12 Haziran 2012

Mim - İç Ses

İçimden bir ses Uyuşuk Hayalperest, SADE ve DERİN'le Mimler Kraliçesi Biricit beni mimlemiş dedi. Ohaaa harbiden mimlemişler lan. Valla billa.

Hepimiz iç seslerimizin gürültüsünü, çığlıklarını, hıçkırıklarını bastırmak, nefesimizi kesen heyecanlarımızı, içimizi kaplayan sevinçlerimizi, mutluluklarınızı, düşündüklerimizi, yaptıklarımızı paylaşmak için burada değil miyiz zaten? Benim blogu açış amacım bu. İçimdeki sese kulak vermek, paylaşmak, dertleşmek, rahatlamak. Yanlış ya da doğru düşündüklerimi söylemek, hissettiklerimi ifade etmek.

Geceleri yastığa başımı koyduğumda sessizliğe büründüğünde o günün muhasebesini yaparım içimdeki sesle. Aynanın karşısına geçtiğimde bazen ayı gibi oldun kızım Selo tut şu gırtlağını der, bazen de Wuhuu harikasın kızım Selo der içimdeki ses. Bazen gittiğim yoldan döndürür beni, bazen hiç bilmediğim yollara sokar. Öyle ki bazen vicdanım olur, bazen yaşam koçum, bazen frenim olur, bazen gazım. Bazen yanıltır, bazen doğrular beni. Pişman olsam da söz konusu seçimimden en azından baş etmek zorunda kalmam iç sesimle. Bazen benceyle başlayan cevap cümleleri kurdurur bana. Bazen keşkelerle sonuçlanır iç sesime kulak verişlerim, bazen iyikilerle. Aslında benim tek bir sesim var. Şu benim meşhur desibeli yüksek cırtlak sesim, yazdıklarım, düşündüklerim, hayal ettiklerim, takıntılarım, alışkanlıklarım, tedirginliklerim, korkularım hepsi, hepsi benim iç sesimin dışarı vuruş şeklidir. İçimdeki ne söylerse karşımdakinin anladığı, kulağının duyduğu, gözün gördüğü de odur.

Bazen öyle zamanlar gelir ki iç sesimin dışarıdan duyulduğunu hissederim. Öyle ya çok sinirlendiğim, çok kırıldığım, çok sevindiğim, çok şaşırdığım olaylar olup ağzımı açıp tek kelime etmediğimde, edemediğimde karşımdaki insanların beni anlıyor olmasının başka bir açıklaması olabilir mi?

İnsanların düşünceleri, beklentileri, hayalleri, hayata bakış açıları değişir, değişmelidir de. Kimi bu süreçte kulak verir içindeki sese, kimi bastırır, duymazdan gelir. Hayat hepimize yalnızca bir kez verilen bir hak ve zaman denilen şey çok hızlı geçiyor. Ben derim ki içinizdeki sese kulak verin, sonuç ne olursa olsun size mutlaka size bir şeyler katacaktır.
 

Ben de Kibritçi Kız ve Bu da mı gol değil? e gönderiyorum bu mimi. Bakalım onların iç sesi neler diyor?

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!

 

supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top