29 Nisan 2012

Çabuk yorulurmuş koşarak giden, tıkanırmış zamansız

Senden uzaklaşmak için yazdıkça, aslında sana daha çok bağlandığımı anladım. Kelimeler beni senden uzaklaştıracağına daha çok sana itiyordu sanki. Yazdım, yazdım. Günler, geceler boyu durmaksızın yazdım. Güneş kim bilir kaç kere doğup battı üzerimden. Kim bilir kaç yaprak eskitti takvimler. Seninleyken durmayan, sensizken geçmeyen zaman denen kavram yok oldu benim için. Artık her gün aynı. Her saat, her dakika birbirine eşit. Kimi zaman aydınlıklar aldı, kimi zamansa karanlıklar yordu gözümü. Umursamadım. Duymadan, görmeden, içimden geldiği gibi yazdım. Umarsızca harcadım kelimeleri uğruna. Yazmayı bırakıp bir an durup soluklandığım anda ise farkettim ki bir adım bile öteye gidememişim, büsbütün sendeyim hala.

Hep derdin ki: "Ben koşmak istemiyorum. Koşarsak çabuk yorulur, çabuk tükeniriz. Ben yavaş yavaş ama yol katederek emin adımlarla yürümek istiyorum seninle bu yolu." Meğer ne kadar doğruymuş söylediğin. Çabuk yorulurmuş koşarak giden, tıkanırmış zamansız. Ah bir becerebilseydik yorulmadan ilerlemeyi. Rüzgâra karşı yürüyüpte avcunun içiyle korur gibi bir mum alevini keşke koruyabilseydik ilk günkü heyecanımızı, günden güne büyüttüğümüz sevgimizi sevgilerin sahteleştiği bu zamanda. Yapamadık. Herkes her istediğini yapacak, her hayalini gerçekleştirecek olsaydı oooohooohh... Başrolünü sen yaptığım milyonlarca hayalim gerçek olurdu. Şimdi ne çok şey var yarım kalan. Lisedeki tiyatro koçum: "Oyunu batıran da, yücelten de daima başroldür" demişti. Yaşayarak öğrendim bu sözün altındaki hakikati. Şimdi figüranlarla devam ediyor bir zamanlar başrolü sen olan hayat oyunum. Perde kapanana dek daha çok replik sarfedilecek uğruna, daha çok ışık karartılacak, daha çook kırmızı fona yer verilecek ayrılığımızın anlatıldığı sahnelerde ve daha çok hıçkırık yankılanacak uğruna. Yazık ki ne görecek, ne duyacaksın bunların hiçbirini. Belki de kimse umursamayacak, kimse dinlemeyecek, kimse izlemeyecek zaten. Belki gelenler de oyunun sonunu beklemeden terk edecekler. Olsun ben hayatımı tümüyle değiştiren bu büyük aşka vefa borcum olarak dökeceğim her şeyi satırlara, hepsini ben yazıp, ben oynayacağım ve ben alkışlayacağım ikimizin yerine.

Bir zamanlar aşk kokan şarkılar yerini ayrılıklara, özlemlere, melankoliye bıraktı iyice. Kendimden utanmasam abartıp arabeske bağlayacağım. Yok lan şaka o kadar da değil. Hem bizimki sözde anlaşmalı ayrılık ya senin tabirinle. Arabesk yakışmaz bizim durumumuza. Hem o da ne demekse. Anlaşmalı ayrılıkmış. Anlaşacak olsaydık ayrılmazdık. Ne kadar aptalca. Bazen ortaya çıkıp sana üç beş satır mesaj gönderdiğimde sanki benimle hiç sevişmemiş, beni hiç sevmemiş, hatta beni hiç tanımamış gibi davranıyorsun ya bana da öğretsene öyle davranmayı. Ay pardon genetik bir özellikti değil mi o. Tüh ben senin gibi kararsız, umursamaz, vurdum duymaz olamayacağım. Neyse ben bıraktım artık anılarınla sidik yarıştırmayı. Boşa kürek çekiyormuşum çünkü. Farkettim ki sana dair ne varsa tıkıp bir valize alıp başımı gitmek için çırpınıp yorulduğum, uzaklaştığım da sensin, gidip gidip yorulup dinlendiğim de. Senin geçmiş dediğin şey geçememiş daha bende. Ama hayat devam ediyor. Bir gün geçecek illa ki. O gün senin ismin de benim için bir şey ifade etmiyor olacak. Bak 25 Nisan 2. yıldönümüzdü onu bile hatırlamadım. Daha neleri unutucam, neleri hatırlamıcam. Bekle de gör.

28 Nisan 2012

Bunlar da Benim Fantezilerim

Elektrik süpürgesinin kablo toplama düğmesine basıp o kablonun kıvrıla kıvrıla yuvasına girmesini izlemek gibi fantezilerim var benim :D


Clark Kent'i Beklerken...

Hayırlı kısmetlerini beklemekle evde kalmak arasındaki kritik süreçte yaşayan Supercellmadan Selamlar Blogcum

Bugün şirketten kızlar kahvaltıya gelecek diye dün akşam iş çıkışı market alışverişi, temizlik, kek çırpma, sigara böreği sarma derken gece 03:30 u buldu yatakla kavuşmam. Geç buldum, erken kaybettim misali çokta uzun sürmedi bu kavuşma ve sabahın 09:30unda beynimin içini inleten çalar saatimin alarmıyla ayağa dikildim. Bir telaşe içinde yetişmek için elimi yüzümü yıkamadan ortalığı toparlamaya başladım. Allah Allah kendi kendime diyorum ki sol gözümde bir tuhaflık var. Meğer çapaktan yapışmış gözüm göremiyormuşum. Tuhaflık dediğim şey bildiğin göremekmiş. İyimserliğin böylesi. Baktım olmayacak 28 yıllık bir düzeni değiştirmek böyle çarpar adamı deyip tuttum kıç kadar banyomun yolunu. Bir beş, on dakika klozette kestirdikten sonra elimi yüzümü yıkayıp girdim mutfağa. Masamı hazırladım. Tam patates salatasını yapıyordum ki misafirler başladı birer ikişer gelmeye. Neyse onları aldım salona ve başımda rahmetli ananemin mekik oyası yaptığı tülbentim, önümde önlüğüm devam ettim hazırlıklara. En son katılan iki arkadaşımı masada oturtacak yer bulamayacağız diye baya bi tırstım ama öyle böyle derken gülüş cümbüş geçti kahvaltı. El birliğiyle o çük kadar tezgahta dağ gibi yığılan bulaşıklarımı da hallettiler el sürdürmediler bana canlarım benim. Kahvelerimizi de içtikten sonra birkaç saat insan dolan patırtı kopan evim yine kaldı sakin, bomboş. Bulaşıklarımı yerleştirip duş aldım ve hafta ortası internetten tanıştığım birine verdiğim buluşma sözümü gerçekleştirmek için hazırlanmaya başladım. Herif kaç gün görüşelim diye tabiri caizse kıçını yırttı. Kasığımı zonklatan kıl dönmeme rağmen gittim. Eeee daha daha neler yaparsın demez mi görüşmenin 15. dakikasında. Dellendim. Hiç sevmediğim tahammül edemediğim muhabbettir bu eee muhabbeti. Astım suratımı kaka kızlar gibi yaptım kendimi. Sıkıldın sanırım dedi, evet çok hem de dedim. Hadi kalkalım öyleyse dedi. Kalktık. Eve bıraktı beni. Arabadan inerken görüşürüz dedi, hiç sanmıyorum dedim. İndim arkama bakmadan görünürden kayboldum. Neyse uzatmayayım lafı dicektim ki bi baktım her detayıyla anlatmışım olayı. Bugünkü aday adayı için daha fazla detaya girmeden önümüzdeki maçlara bakıcaz diyorum. Anladınız siz onu. Geçen facebookun aynı uygulamasında benim ismen ve simaen tanıdığım ama beni tanımayan annemin teyzesinin torunu da mesaj göndermişti bana. Sanırım aşık oluyorum diye. Akrabalık ilişkilerimizi Facebookun arkadaş arama uygulamasında birbirimize yazılarak sürdürüyoruz. Pes. Olaya bakın hele! Bir de eskiden tanışıp ııhh bundan iş çıkmaz deyip elediklerim de tekrar karşıma çıkıyor zaman zaman Çok tatlısın, tanışalım mı şeklinde mesajlarla. Yüzsüzlük müdür bunaklık mıdır anlayamadım. Off bir de köpek tasması gibi 3 parmak kalınlığındaki metal kösteklerle gömleklerinin düğmelerini göbek deliğine kadar açanlar, Arabalarının önünde, içinde, üstünde fotoğraf çektirenler, Cix diye tabir edilen bir mekanda o mekanın adının olduğu tabelayı fotoğraf karesinin içine aldırarak fotoğraf çekinenler, kapalı mekanlarda rayban çakması gözlüklerle fotoğraf çekinenler ve durum güncellemesine son kullanma tarihi geçmiş espirileri yazanları hiç söylemiyorum bile. Böyleleri bana arkadaşlık isteği gönderiyor ya hesabımı dondurasım  bir daha hiç girmeyesim geliyor yeminle. Yok yok bunca rezil durum var ve ben hala internette beyaz atlı prens arıyorıum. Biliyorum ben bok kafalının tekiyim. Ne deseniz haklısınız söz bi daha girmicem. (Ayağımı kaldırdım :P)

Yoldayken elim ayağım aradı bana geleceklermiş oturmaya, gelin şu saatte evdeyim dedim. Sonra başka bir işleri çıkmış gelemiyoruz diye haber verdiler. Ben de gündüzden kalma bol limonlu halis muhlis zeytinyağlı patates salatamı aldım kucağıma, oturduğum yatağıma, ayaklarımı da uzattım, öbür yanımda laptopum cumartesi keyfi yapayım dedim. Fena da etmemişim ki uzun zaman önce yine nette tanıştığım ama yukarıdakilerle alakası olmayan, zekasıyla, tespitleriyle, laflarıyla beni gülmekten kırıp geçiren çok sevdiğim bir arkadaşım var Burak onunla sohbete daldık nette. Hiç belli etmiyor ama meğer sıkı takipçisiymiş blogumun. Bana bir ara gazı verdi ki sormayın gitsin. Epey götürür bu beni. Yazılarımdan kişiliğime, başımdan geçenlerden, hayallerime, niye gönlüme göre birini bulamadığımdan, astrolojik karakter analizime kadar her konuda düşüncelerini paylaştı. İnsanın her şeyini böylesine önemseyip takip eden arkadaşlarının, dostlarının olduğun bilmesi ne kadar koltuk kabartıcı bir şeymiş lan. Havamdan yanıma yanaşılmaz şimdi benim. En vahim konu olan yalnızlığımın sebebi de Clark Kentlerin neslinin tükenmesiymiş. Nesli tükenen tek kişi ben değilmişim yani ahahaha. Alın işte bir ortak yönümüzü buldum bile gelecekteki sevgilimle. Sorun bende sanıyordum. Değilmiş len. Ama metrobüsle geliyormuş o yüzden biraz gecikebilirmiş. Ama gelecek dedi. Burak gelecek dediyse gelir. Emme bugün emme yarın. Gelecekmiş benim Clark Kent bozması beyaz atlı prensim. Oyy oyy oyyy. Ama o gelene kadar her şey mübah diyor ve oltaya düşen yeni aday adaylarını değerlendirmek üzere... Ohaaa Fas'lı biri ekledi. Haydi gideyim biraz english practice yapayım. Sırf ingilizcemi ilerletmek için. Başka bir şey içinse namerdim. Haydinn kaçtım ben. Öptüm. Byeee!

25 Nisan 2012

Metabolizma Hızlandırıcı Çay

Bir gün şişenin birinden bir cin çıksa ve dile benden ne dilersen deseydi ne yat, ne kat, ne de çok para... Sadece yiyip yiyip kilo almamak isterdim. Dünyanın en güzel şeyi yemek yemek ve ben kendimi bildim bileli açım.

Yürüyüş bandıyla ilişkim seviyeli bir şekilde devam ediyor. Diyetle de iç güveysinden hallice. Her şey iyi güzel. Hatta 3,7 kilocuk verdim bile ama üzerimdeki nefes aldırmayan şişkinliği bir türlü atamadım. Çareyi hemen herkesin evinde kolayca bulabileceği malzemelerle hazırlanan metabolizma hızlandırıcı çayı denemekte buldum. Aktar amcamın listesinde tane karabiber vardı ancak karabiber bana dokunduğu için onun yerine biberiye aldım tavsiyesi üzerine. Bu çayı içmeye başladığımda post hazırlayacaktım ama bir türlü fotoğraf çekip yazıyı yayınlamaya vakit bulamadım. Sonunda burada, bilmeyenler ya da denemek isteyenler için...

METABOLİZMA HIZLANDIRICI ÇAY malzemelerimiz:

3 lt su
1 elma
1 limon
2 adet kabuk tarçın
1 tatlı kaşığı karanfil
1 tatlı kaşığı biberiye

Elma ve limonu yıkayıp dörde bölüp kabuk ve çekirdekleriyle birlikte 3 litre suya koyup diğer malzemeleri de ekleyerek su 1,5-2 lt kalana kadar kaynatıyoruz. Süzgeçten geçirip her öğünden sonra ve yatmadan önce birer bardak sıcak ya da soğuk içerek 2 gün içinde tüketiyoruz. Ben şişeye koyarak iş yerime de getirdim. 1 haftadır tuvalet sorunu yaşamıyorum, karnımdan sanki içeride tır tır tır şeklinde asfalt delme çalışması yapılıyormuş gibi sesler gelmiyor ve şişkinliğim hissedilir şekilde azaldı.

Sevgili metabolizmam sana savaş açtım  :)

24 Nisan 2012

3. Ayı Devirirkene


24 Ocak 2012'de başladığım blog maceramın 3.ayındayım...

İşte ilk 3 ayın özeti (Tabii buna özet denirse :P)

*Özel hayatımda yaprak kımıldamadı. Hiçbir gelişme yok. Hâlâ bekarım. Ama bkz. yan tarafta 17:00 kahvemin köpüğünde hayra yorulmaya değer bir şeyler var gibi.

*Ocak ayında geçirdiğim rahatsızlıktan sonra aldığım kilolardan 3,4'ünü diyet ve sporla kışkışladım.

*Blog konusunda gözardı edilemeyecek bir başarı elde ettim. 3 ayda 8046 sayfa görüntülenmesi, 63 yayın, 60 takipçi ve birçok arkadaş kazandım. Öyle ki birkaç gün post göndermeyince hadi yazını bekliyoruz diyen supercellmaseverlerim var.

*Modaya, mutfağa, dekorasyona, kısaca yaşama dair her şey için yeni bir pencere sahibi oldum.

Hmm bir de aydınlatılmayı bekleyen bir konu var. Şu an ona parmak basıyorum. Ahanda bastım. Eski sevgilimi hâlâ sevdiğimi zanneden, bana bu konuda mailler gönderen birkaç folovırım var. Adı üstünde eski sevgili. Büyük aşktı, yaşandı ve bitti. O aşka dair her şey ve bitiminden geriye kalanlar ise burada sizinle Özlenen Sevgiliye Mektuplar etiketiyle paylaşılıyor. Kısacası bitti o iş. Ex'ten Next olmaz. Tekliflere açığım heheheheh ;)

Şimdi biraz ciddileşelim.

Blog yazmaya karar vermek başlı başına bir şeydi benim için. Ben zaten yıllardır günlük yazan, içime çok işleyen olayları mutlaka kaleme alan biriydim. Arkadaşlarımla da zaman zaman e-posta üzerinde paylaştığım yazılarım beğenilip Selo kızım sen mutlaka blog falan yazmalısın deyip gaz vermeleri sıklaşınca kendimi bir anda blogger sitesinde hesap açarken buldum. Sanırım iyi de olmuş. Bu kararı alma sürecimin uzun sürmesi kendime güvenimin olmamasından, ya da beğenilir miyim? takip edilir miyim? kaygılarından değildi kesinlikle. Yaklaşık bir yıl önce sırf mahalle baskısı, konu komşu dedikodusu, insanların işleri olmayan konulara burnunu sokması huyu gibi olumsuz çevresel faktörlerin ailemle olan ilişkilerimi yıpratıp kopacak seviyeye getirmesinden dolayı evimi ayırıp yalnız yaşamaya başladım. Yaşadıklarımı sindirip bu saçmalıkları umursamamazlık boyutuna geçmek için biraz kendimi dinleyip artık gerçekten kendim için yaşamayı, doğru bildiklerimi sonuna kadar savunmayı ve dünyadaki en değerli şeyin aslında kendim olduğuma inanıp bunu karşımdaki insanlara da hissettirmeyi öğrenmem gerekiyordu. Bu zaman zarfında ben bunu başardım. Ne zaman içim sıkılsa açıyorum yeni bir yayın döküyorum içimi ve rahatlıyorum. Bir kere kim ne der? aaauwww diye ayıplar mı? küser mi? üzerine alır gocunur mu? yazdıklarımı kötü niyetine malzeme yapar mı? diye düşünüp endişe etmekten sıyrıldım ben. Aslında birçoğumuz çevremizdeki insanlara göre yaşar olmuşuz hayatımızı ve mutsuzluğumuzun, güvensizliğimizin, dönemsel çöküntülerimizin, hatta depresyonlarımızın sebebi hep hayatımızdaki insanlar olmuş. Tehlikenin farkında mısınız? Ben kendime yakıştırdığımı giymeye, dilediğim gibi davranmaya, rencide edici, kırıcı şeylerle karşılaştığımda ya da basit insanların kendi kapasitelerince yaptıkları yorumlara mağruz kaldığımda amaaan deyip boşverip gülüp geçmeyi öğreneli mutluyum. Bu yüzden diyorum ki 27 yaşındayım ama 11 aydır yaşıyorum. Hayat hepimize bir kere verilmiş bir fırsat ve başkaları için yaşanmayacak da kadar kısa...

Hayatımda öteden beri olan, ya da blog sayesinde varlığımı keşfedip hayatımı bir ucundan paylaşan, beni kilometrelerce uzaktan okuyan, benimle gülen, benimle hüzünlenen, benimle ağlayan, beni anlamaya ve tanımaya çalışan, tanıyan, tanımadan seven, destek olan herkese minnettarım.

İlk 3 ayın En iyi Supercellmaseverlerini seçtim. Tabii ki kafama göre değil istatistiklere bakarak :)

Beni yorumlarından, önerilerinden, desteğinden mahrum etmeyen en sıkı folovırlarım Elma ShekeriÇömezin Dünyası, Renkli Kuş ve Smilena'ya sonsuz teşekkürler ediyorum ve buradan bissürü kokulu öpücükler gönderiyorum. Beni sessiz sedasız okuyan, seven folovırlarıma da teşekkürler. İyi ki varsınız :)

Ve diğerleri;
Bu çok sevdiğim Charles Bukowski sözü de sizin için geliyor:

"Benim hayatım, benim seçimlerim, benim hatalarım, benim sorunlarım, benim yalnızlığım. Yani özetle sizi ilgilendirmez."

Anlatabiliyor muyum??
Daha nice 3 ayları, yılları kutlayabilmek dileğiyle...


Follow Me on

Beter Ol

Şarkısı: Ferhat Göçer / Aşkların En Güzeli

Üzerine yeni birini bulamadığım için içimdeki çivisi henüz sökülemeyen en sonuncu eski sevgiliyle ikimizin şarkısıydı. Hatta bizim şarkımız olmaktan ötede birlikteyken, telefon konuşmalarımızda, mesajlarda, maillerde bana hitap ediş şekliydi "Aşkların En Güzeli". O her seferinde nakaratını yanlış söylerdi, ben de her seferinde düzeltirdim. Bir yerde çalarken duyduğumuzda hemen bizim şarkımız çalıyor diye bir mesajla haber verirdik, birbirimize mesaj atmak için güzel bir bahanemiz olurdu. Bir hafta öncesine kadar da özel ve anlamlıydı benim için. Taa ki radyoda duyup "Bu şarkıyı dinlediğimde hep sen geliyorsun aklıma, umarım iyisindir Birol" mesajıma "Güzel şarkı, halı saha maçım var ben de ona yetişmeye çalışıyorum" cevabını verene kadar. Bu cevap için kendisine güzel bir çemkirme yazısı postlamıştım hatta.

Seninle çıkarken "Aşkların en güzeli kavuşur elim sana günün birinde" kısmını tekrarlayan, dilinden düşüremeyen, adeta hatmeden ben, bir önceki kelimeye gidip hoşçakalı da ilave ediyorum ve "Hoşçakal aşkların en güzeli" kısmını tekrarlıyorum artık. Bu şarkının benim için tek bir hikayesi var artık: Halı saha maçına yetişmeye çalışırken bana yazdığın "Güzel şarkı" cevabın. İnşallah forvetsen hiç gol atamamışsındır, defanssan top çeviremeyip stopperlik yapamamışsındır ve kaleciysen bol bol gol yemişsindir. Beter ol.

23 Nisan 2012

Bugün 23 Nisan Neşe Doluyor İnsan!

"Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan" cümlesi ; 
"Bugün 23 Nisan işe gidiyor insan" şeklinde değişti benim için. 

İlkokulda her yıl mutlaka ya bir şiir, ya bir yazı okurdum, ya koroda şarkı söyler, flüt çalardım, ya da halkoyunu oynardım ama mutlaka bir görev kapardım törenlerde. Bu yüzden daha bir heyecan basardı beni 23 Nisan sabahları. Annem çalıştığı için törenlerde beni izlemeye gelemedi hiç, babamsa ilgisiz, sorumsuz olduğu için. Görevimi tamamlayıp sahneden inerken başlardım hıçkırıklarla ağlamaya. Herkes heyecandan sanırdı. Oysaki boynumun büküklüğündendi. Arkadaşlarımın anne-babalarını onları fotoğraf çekerken, alkışlarken, sahneden inerken öperek, koklayarak kucaklarken görünce özenirdim çok. Bir gün ben de anne olursam bugünlerde çocuğumun yanında olacağım mutlaka dersimi aldım.

Bugün çalışmasaydık arkadaşlarla içimizdeki çocuğu parka oynamaya götürecektik ya da okula tören izlemeye. Ama iş yerimizde masalarımızın başındayız. Niye bugün tatil değil dediğimizde çocuk musunuz siz? diyor patronumuz. Tamam çocuk değiliz, kazık kadar insanlarız tabiri caizse ama çocukken "Çocuk Bayramı" kısmını kutluyorduk bu bayramın, şimdi kazık kadar olduk şimdi de "Ulusal Egemenlik" kısmını kutlayacaktık müsaade etseydiniz. 

Öğrenciliğin gözünü seveyim ben yaaeee!!

Milli bayramlarda çalışan biri olarak nerede o eski 23 Nisanlar diyorum :) Ahhh ahhh....

Atamıza bu özel günü çocuklara armağan ettiği için minnettarız. 
Her ne kadar çalışıyor olsak da ruhumuz tören alanlarında bayrak sallıyor şu an...

Haydin size iyi bayramlar ben şimdi patronun masasına fotoğraf çektirmeye gidiyorum. Bir günlüğüne büyüyüp patron olacağım..

20 Nisan 2012

Pilim Bitti Benim.


Sevgili Blog,

Sana belli etmemeye çalışıyorum ama haftalardır tarif edilemez bir yorgunluk var üzerimde. Ne kadar erken yatarsam yatayım, ne kadar çok uyursam uyuyayım illa sabah alarm çaldığında defalarca beşer dakika erteleniyor o saat. Amaaan şimdi yatayım sabah erken kalkar yaparım dediğim duşlar hiç yapılmıyor. Her gün duş yapmayı adet edinen ben bir gün bile ertelesem bu işi sanki aylardır yıkanmamışım da kokuyormuşum gibi hissediyorum. Kendimi böyle kötü hissedeceğimi de çok iyi biliyorum ama yine de yapmıyorum. Yalan değil elimi kaldıracak enerjim yok. Neden böyle bilmiyorum. Kendime izin vereyim şimdi yatıp dinleneyim, uyuyayım, yarın erken kalkarım ne yapmam gerekiyorsa yapıyorum diye yatağa atıyorum ya kendimi ama işin kötüsü uyuyamıyorum da.

Servisi şans eseri kaçırmıyorum. Ama şansımın da bana tahammülü kalmadı artık biliyorum. Yeter bee kaldır koca kıçını da bir gün de erken uyan diye sövüyor bana, biliyorum. E haklı da. Böyle üzerimde atılamayan ve her gün üzerine ilave edilen bir yorgunluk var. Bu yorgunluğum nedeniyle de sabahları serviste sızıyorum ister istemez. Umarım horlamıyorumdur. Yoksa ne rezillik yaa öyle hor hor hor.

Bir de başım ağrıyor sürekli ve sanki gözlerime iğneler batıyor gibi. Köz kapaklarım da balon gibi şiş. Biraz daha şişerse Çinliler ya da Japonlar gibi çekik gözlü olacağım. Kışın o gri, kasvetli insanın ruhunu daraltan havası yavaş yavaş terketmeye başladı buraları ama beni terkedemedi anlayacağın. Ne makyaj yapasım var, ne saçlarımla uğraşasım. Tecavüze uğramış gibiyim. İçinden ruhu çıkmış bir et yığını gibiyim. Yolda yürürken yer ayağımın altından kayıyor da düşecekmişim gibi oluyorum. Hele ki merdiven iniyorsam demire tutunmadan inemiyorum. İşteyken de klavyenin üzerine yığılacakmışım gibi. Çişim geliyor da tuvalete bile gidesim yok. Utanmasam altıma işeyeceğim. Osurmaya bile üşeniyorum. Durumum bu özetle. Herkes sen iyi misin? neyin var? diye soruyor. İyiyim diyorum, geçiştiriyorum. Yalan lan hiç iyi değilim aslında. Mal mal bakınıyorum etrafa öyle boş gözlerle.

Yorgunum çok. Muhtemelen de sebebi çok tanıdık. Bir yığın erkekle uğraşmaktan, onları anlamaya çalışmaktan, alışmaya çalışmaktan, kendimi anlatmaya çalışmaktan yorgunum. Her konuda tuttuğumu koparıyorum, aklıma koyduğumu başarıyorum da bir şu gönül işlerinde dikiş tutturamıyorum. İyi bir sevenim ama iyi bir sevgili olmayı beceremedim bir türlü. Benim ağzına sıçtığımın kaderim de yemiyor içmiyor ağ örüyor. Senaryo hep aynı. Çabalıyorum ve sonuçta hep elimde kocaman bir sıfırla kalıyorum. Bildiğin hep başa dönüyorum, her seferinde biraz daha yorgun, biraz daha karamsar. Evet arada yüzümü güldüren şeyler olmuyor mu, oluyor. Ama kocaman bir boşluğu doldurmayacak kadar küçük sevinçler. Sabun köpüğü gibi hemen yok oluveriyor bir de. Bu boşluğu nasıl dolduracağımı da bilmiyorum. Korkuyorum ki o boşluk daha da büyürse hiçbir şeyden zevk alamayacağım gibi. Yani anlayacağın boku yemiş durumdayım. Daha önce her türlüsünden depresyona girmiş, bu konuda master yapmış biri olarak biliyorum ki bu depresyon değil. Ama bu ne ağzına sıçayım? Ne bu?  Yorganın altına girip aylarca çişe bile kalkmadan uyumak istiyorum. Bu arada da bu lanet miskinlik bir an önce defolup gitsin benim üzerimden. Yoksa arabeske bağlayıp hepinizin içinizi karartacağım. Hadi ben tuvalete gidiyorum hem bir işeyeyim hem de kestireyim biraz biri gelip kapıyı çalana kadar.

19 Nisan 2012

Ayyy Çatlamışş Buuu

*Eski sevgilim olacak dallamanın beni unutup unutmadığını,
*Sırf o görsün diye herkese açık yaptığım Facebook paylaşımlarımdan beni takip edip etmediğini,
*Yeni bir sevgili yapıp yapmadığını,
*Yaptıysa nasıl, nerede ve ne zaman tanıştıklarını?
*Hatunun benden daha güzel olup olmadığını (böyle bir şeye ihtimal yok tabisi ama varsayalım)
*Zaman zaman görüştüğüm ve bir türlü benim diyemediğim Zafer'in aklına gelip gelmediğimi,
*Tuna'nın neyin kafasını yaşadığını,
*Bodrum tatilinde tanıştığımız ve benim epey bir hoşlandığım Deniz'în beni özleyip özlemediğini,
*Şayet bunlardan iş çıkmayacaksa beyaz atından vazgeçilen kendi gelsin razıyım denilen prensin ne zaman, nerede karşıma çıkacağını, (hayır yani bazen çok paspal olabiliyorum ona göre üstüme başıma dikkat ederim baa'bında)

Böhöhöytt çok uçtuk biraz da şimdiki zamana dönelim;

*Yoldaki yeğenlerimin cinsiyetlerini
*Türkiye kupasını kimin alacağını,
*Aziz Yıldırım şerefsizinin ne bok yiyeceğini,
*Can Bonomo'nun Eurovision'da kaçıncı olacağını,
*Ağda yaptırdığım halde kasığımda oluşan kıl dönmesinin bu ilaçlarla geçip geçmeyeceğini,
*Beyaz pantolonuma ne zaman cuk diye girebileceğimi,
*Erkek güzeli, sempatikliğin, sevimliliğin, sıcakkanlılığın tavan yaptığı Yunan asıllı Alman tedarikçimiz Philipp'in Mayıs ayında ithal edeceğimiz makinanın ardından Türkiye'ye gelip gelmeyeceğini,
*Gelirse geçen sefer teknik engeller sebebiyle yiyemediğimiz ama sözleştiğimiz akşam yemeğimizi yiyip yiyemeyeceğimizi,
*Performans değerlendirilmesi sistemine geçen şirketimizin Haziran'da bana ne kadar zam yapacağını,
*Şirkette hiç kutlanmamış, hep unutulmuş bu yıl burada 5.sini geçireceğim doğum günümde kutlama yapıp yapmayacaklarını...
*Yaparlarsa ne hediye alacaklarını,
*Üzerine nal kadar Selma yazdığım 0,5 uçlu orjinal Rotring kalemimi kimin çaldığını,
*Şirket tuvaletini boklu bırakan hemcinsimin kim olduğunu,

vee en çoktaa Sebastian Pinto'yla ne zaman tanışacağımızı.....

Valla billa, cidden, essahtan çok merak etmekteyim.

supercellma

Durum Raporu

Diyetimin 14.gününde 2,5 kilo kaybetmenin mutluluğunu yaşıyorum. Zaten bel çevremdeki simitte gözle görülür şekilde küçüldü :) Kaç kiloydum kaç kilo olmaya çalışıyorum bunu yazmıcam. Ne gerek var. Önemli olan kaç kilo verdiğim değil mi :) Ehehehehe ben de öyle düşünmüştüm :)







Öğle yemeklerimde bol malzemeli salatalarıma tam gaz devam :)












Ara öğünlerde 3 tane yediğim atıştırmalık bisküvilerim yeni bir bisküvi keşfettim. Kokusu da tadı da çok güzel. Böyle ot gibi bir light bisküvi yiyiyormuşsunuz hissine kapılmıyorsunuz. Normal bir bisküvi gibi.











Bu da gün içinde her fırsatta içtiğim hatta bağımlısı olduğum Doğadan Büyülü Bohça Elmalı çay. Diğer poşet çaylar gibi değil kesesi bile çok güzel.

Bir de tüm bunlara ilaveten geçen Cumartesi aktardan aldığım malzemelerle Metabolizma hızlandırıcı çay yaptım. Pazar gününden beri içiyorum şişkinlikten eser kalmadı. Ohh be dünya varmış dedim. En kısa sürede onunla ilgili yazımı da postalıcam. Böyle giderse beyaz pantolonuma kavuşmama çok az kaldı...

Takipte kalın :)

supercellma

Hoopp birader baksana bi'!

Bu blogdaki tüm yazılar ve bazı görseller (alıntı olanların URLsi belirtilerek) supercellma tarafından eklenmiştir ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 81. maddesi gereğince kopyalamak, ticari amaçla kullanmak, yazar ismi belirtilmeden alıntı yapmak ve link vermeden kullanmak dahi suçtur. Aksini iddia eden varsa yolarım. Her türlü pisliği de yaparım. Hee akıllı olun canımı yiyin. Emek hırsızlığına karşı destek ve Emeğe Saygı lan. Dirsek çürütüyoruz burda...!!

 

supercellma Template by Ipietoon Blogger Template | Gadget Review

back to top